Yazı kategorisi: karışık

home office deyince akla gelen şeyler

herkese merhaba;

bundan 3 ay önce ani bir karar alıp, kariyerimin zirvesindeyken maaşlı işimi bıraktım. güvendiğim bir arkadaşımla beraber kendimi işimizi kurduk. firmalara danışmanlık yaptığımız için ofis ihtiyacımız olmadığından ikimiz de evden çalışıyoruz. birer bilgisayar ve çok fonksiyonlu birer yazıcı aldık. beraber çalışacağımız zamanlarda veya toplantımız olduğunda workinton‘da buluşuyoruz.

şimdi size işimden değil de home office çalışmanın artılarından ve eksilerinden kısaca bahsetmek istiyorum.

home-officeözellikle benim gibi online oyun ve online dizi izleme meraklısıysanız öz disiplininizin çok yüksek olması gerekiyor ki, ben de pek olmadığını zamanla farkettim 🙂 kendinize görevler ve bunları gerçekleştirmek için bir süre vermeniz gerekiyor. bahanelerin arkasına sığınıp “bunu da yarın yaparım!” dediğiniz anda ipin ucu kaçıveriyor maalesef.

eş-dost-akraba-konu komşu sürekli beni işsiz ve zor durumda zannediyor ki artık bu konuda açıklama yapmayı bıraktım. ne iş yaptığımı bir türlü kimseye anlatamıyorum. klasik türk anlayışına göre mutlaka her sabah evden çıktığınız, trafikte saatlerce boğuştuğunuz, patronunuzdan ve yalakalarından illallah dediğiniz, ofis içi dedikodulardan midenizin bulandığı, yorgun argın eve dönüp ruhu sömürülmüş bir bedenle kendinizi yatağa zor attığınız bir hayat sürmeniz gerekiyor. eğer bu kalıbın içinde değilseniz yazık size 🙂

Günler birbirine karışabiliyor ki ajanda kullanmayı bilmediğimi home office çalışmaya başlayınca farkettim. daha planlı ve programlı çalışıyorum artık sanırım. hafta sonu, bayram tatili, resmi tatil gibi kavramlar bir anda aklınızdan gidiveriyor, çünkü iple çektiğiniz bir tatil yok, istediğiniz zaman tatil yapabilirsiniz 🙂 günler gibi gece gündüz de birbirine karışıyor. genellikle elimde işi tamamlamadan uyumuyorum ama en azından alarm kullanmayı unuttum, iyice uykumu alıp dinlendikten sonra istediğim saatte yataktan kalkıyorum. bir de öğleden sonra kestirmesi alışkanlığım oldu ki bunu da tamamen yaşlanmaya başladığıma bağlıyorum 🙂

alışverişe çıktığımda mağazalarda iş kıyafetleri yerine ev pijamalarına ve terliklere bakıyorum ki bu aynı zamanda ekonomik de oluyor. 3 aydır kendime sadece kongre sunumum için bir elbise ve bir terlik aldım 🙂 kıyafetlerim eskimediği gibi “bu sabah ne giyeceğim!” gibi önemli bir stres faktörünü de ortadan kaldırmış oldum.

yine tamamen asosyalliğe yatkın bir insan olduğumdan kaynaklı sosyal ilişkilerim sıfıra yaklaştı. sadece belirli insanlarla görüşüyorum. günlerce evden dışarı çıkmadığım oluyor, neyseki mba derslerim var da sosyalleşiyorum biraz. bu arada doktoraya da başladım, aferin bana 🙂

sanırım en büyük faydası sağlığım açısından oldu, kilo verdim, cildimdeki yaralar düzeldi, saçımdaki beyazlar azaldı, her gören gençleştiğimi ve güzelleştiğimi söylüyor. huzurluyum ve mutluyum. hayatta daha ne isteyebilirim ki. şükürler olsun, sahip olduğum ve olmadığım herşey için.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: karışık, okul

bir MBA macerası / o kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış

whyMBAbundan iki sene önce 10 senedir çalıştığım işyerimden ayrılıp yeni bir işyerine başlayınca ani bir kararla MBA’ye başlamaya karar verdim. adını duyduğunuzda “ya iyidir bu üniversite!” diyeceğiniz bir vakıf üniversitesinde, tek kriter olarak evim ve işyerimin tam ortasında yer almasını belirleyerek büyük bir heyecan, sevinç ve hırsla kayıt oldum. bunu yaparken de vakıf üniversiteleri ile ilgili tüm önyargılarımı arkamda bıraktım. ancak şimdi dönüp baktığımda ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite hayatının tamamını devlet okullarında okumuş bir insan olarak ne kadar masum olduğuma şaşırıyorum. devlet üniversitelerinde öğretim görevlisi olan arkadaşlarımla konuştuğumda yeni nesilin genel olarak aynı olduğunu söylemeleri bir parçacık içimi rahatlatsa da yine de öğrenci kalitesinin yetersiz olduğunu söylemeden geçemeceğim. neyse, ben bugünkü yazımda, en ön sırada oturan ve tek amacı dersi öğrenmek olan bir öğrenci profili açısından daha çok özel üniversitedeki öğrenci profili ve yaşamla ilgili bireysel gözlemlerimi yazmak istiyorum 🙂

  1. çoğunluğun amacı iki kelime farklı birşey öğrenmek değil, diploma almak.
  2. öğrenciler dersleri öğrenmiyor, ezberliyor.
  3. öğrenciler düşünüp yorum yapamıyor.
  4. ödev, sunum vs. ders saati dışındaki sorumluluklar parayla satın alınıyor.
  5. sınavdan sınava gördüğüm sınıf arkadaşlarım var.
  6. ortalama bir MBA dersi sınıfı 35 kişi, sınıflar küçük ve havasız.
  7. ingilizce MBA yapan öğrenciler ingilizce ders dinleyemiyor, dersler sınıfın çoğunluğu istedi diye türkçe yapılıyor.
  8. öğretim kalitesi öğrenci kalitesi ile doğru orantılı.
  9. okulda çok net çizilebilir bir hiyerarşi var, daha zengin olan daha popüler.
  10. kendini hala lisede zanneden, her yere beraber gitmek zorunda olan kız grupları vakıf üniversitesinde varlıklarını sürdürüyor.
  11. üç-beş öğrenci bir araya gelip bir öğrenciyi dışlayabiliyor, sınıfın çoğunluğu zorba grubun yaptığını normal algılayıp ayak uyduruyor.
  12. dışlanma sebebi çoğunlukla onlar gibi olmamak.
  13. kızların hepsi çok süslü, fön ve makyaj zorunlu.
  14. öğrencilerin çoğu şımarık, kibirli ve saygısız.
  15. cinsiyet ayrımı yapmadan dedikodu çok fazla.
  16. kitap okumamak ve ders çalışmamak çok normal algılanıyor.
  17. öğretim görevlileri öğrencilere ilkokul öğrencisi gibi davranıyor.
  18. okulun otoparkında yer bulmak bir mucize.
  19. yemekhanesi pardon restoranı çok pahalı.
  20. devlet üniversitesi mezunu çok az, kimse yukarıda yazdılanlara neden şaşırdığımı anlamıyor 🙂

じゃまたね。

Yazı kategorisi: kitap

kedi kararlılığı, perihan mağden ve yeni kararlar

kedikararliligihani derler ya “bir kitap okudum hayatım değişti!”, ben de buna benzer duygular içerisindeyim perihan mağden’in tehlikeli temayüller kitabında yer alan bir yazıyı okuduktan sonra. yazının başlığı “kedi kararlılığı”. perihan mağden burada 1,5 yıl uğraştıktan sonra evinin bir bireyi olarak kendini kabul ettiren bir kediden bahsediyor. başlarda ne kadar yüz vermeselerde kedi ne yapıyor ne ediyor kendini kabul ettirmeyi başarıyor. bu konuyla ilgili saptamalarına başlamadan hikayeyi şu cümleyle bitiriyor: “o kazandı, bu kararlılığı ruhunda gizleyenler her daim kazanır, kazanıyorlar.” yine bu yazıdan öğrenerek izlediğim “passione d’amore” filminden ise bir sonraki yazımda bahsedeceğim 🙂

ben hiçbir zaman kedi kararlı bir insan olamadım. bilmiyorum belki eskiden bir parça vardı ama şu anki halime baktığım zaman kesinlikle bu kararlılıktan kendimde eser görmüyorum. kafamı bir başkasının evine, hayatına, işine sokup, azimle uğraşıp kendimi kabul ettirerek yaşamaya ihtiyaç duymadım belki de ondandır. belki de perihan mağden’in dediği gibi ihtiyaçları en az seviyede olanlar, ihtiyaç bağımlılarını asla anlayamıyordur. ama ben bir bakıma imreniyorum bu insanlara, merak da etmiyor değilim hani gerçekten de mutlular mı acaba?

geçen gün daha önce oturup hiç uzun uzun sohbet etmediğim bir arkadaşımla vakit geçirdim. bu aralar sıkça yaptığım gibi sürekli şikayet ettim. bana “kendini 5 yıl sonra nerede görüyorsun?” dedi. cevap veremedim çünkü kendimi 5 yıl sonra hiçbir yerde görmüyorum. hayatta hiçbir hayalim, beklentim, amacım yok. orta yaş bunalımı dedikleri bu mu acaba? kendime biraz süre vermek istiyorum düşünmek için, kararlar almak ve tam bir  “kedi kararlılığı” ile olmasa bile kendimden emin adımlarla gerçekleştirmek için.

bu yazı biterken radical face-black eyes çalıyordu.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

dallas buyers club – homofobi, aids ve önyargılarımız

DallasBuyersClubdallas buyers club başta 3 oskar ve 2 altın küre olmak üzere onlarca ödül almış bir film. benim özellikle izleme sebebim ise true dedective ile başlayan “matthew mcconaughey aslında iyi bir oyuncuymuş.” farkındalığımı doğrulamaktı. filmi izledikten sonra ise yanılmadığımı anladım 🙂 onlarca salak filmden sonra bir karakter oyuncusu olarak ortaya çıkmak her aktörün başarabileceği birşey değil sonuçta, kendisine kocaman bir aferin. film ise fazla amerikan olsa da genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. hikaye ron woodroof (matthew mcconaughey) adında gayet sıradan, maço ve homofobik bir amerikalının aids olduğunu öğrenmesiyle yaşamının tamamen değişmesini anlatıyor. hayatı değişirken en büyük destekçisi ve ortağı bir homoseksüel olan rayon (jared leto)’dır. birlikte bu hastalıkla mücadele etmeye çalışırken başlangıçta tamamen para kazanma amaçlı da olsa kendileriyle aynı durumda olan insanlara yardım da ederler. bu sırada fda, insanların çaresizliğinden para kazanan ilaç şirketleri, at gözlüğü ile hastalarına bakan doktorlar, toplumun önyargıları gibi onlarca engelle yüzleşmeleri gerekmektedir.

ron çalıştığı işyerinde karılı-kızlı ortamlarda gayet maço bir hayat yaşarken ve bu yaşadığı hayat sebebiyle arkadaşları tarafından saygı ve takdir görürken aids olmasının ortaya çıkmasıyla birden homoseksüel muamelesi görüp dışlanması çok acıydı. işin kötü tarafı eğer bu durum ron’un değil arkadaşlarından birinin başına gelseydi ron’un da aynı şekilde davranacak olması. bize öğretilmiş bir takım kalıplar ve bunların içerisine insanları sıkıştırıp bu sınırlar içerisinde davranmasını bekliyoruz. koyduğumuz bu kalıpların içerisinde insanları sevmek ya da onlardan nefret etmek o kadar kolay ki. hiçbir çaba sarfetmek zorunda değiliz, düşünmek zorunda değiliz, anlamak zorunda değiliz. birgün gelip de koyduğumuz o sınırların dışında bir olay başımıza geldiğinde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. o yargıladığın insanın bir anda sen olması ne kadar zor. o kadar ağır gelir ki o yük tıpkı ron gibi kendini öldürmek istesen bile yapamazsın. oysa karşımızdaki kişileri üzerine yapıştırılmış etiketlerle dolu değil de sadece insan olarak görebilsek belki de taşıdğımız yük hafifler ve en zavallı anlarımızda ilerlemek için elimizde daha fazla fırsat olur. beni sevme, benden nefret etme, beni yargılama, beni kabul et sadece, olduğum gibi…

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

the grand budapest hotel ve ben

TheGrandBudapestHotelbilgi üniversite’sinde düzenlenen mimari bir foruma katılmak için özlem istanbul’a gelmişti. son 1 haftadır kendimi insanlardan soyutlamış, hasta ve mutsuz olarak geçirdiğim için bir çıkıp hava alayım hem de özlem’i göreyim diye dışarı çıktım. her ne kadar bir daha hiçbir yere götürülmeyecek olsam da bu etkinliğe katıldığım için kendimi şanslı hissediyorum. sonrasında kahve içip sohbet ederken konuşabildiğim nadir insanlardan olan özlem’e 2014 yılı bilançosu çıkardım; iş hayatı: sıfır, aşk hayatı: sıfır, aile hayatı: sıfır, eğitim hayatı: sıfır, para: sıfır, sağlık: sıfır. bana hemen sordu: “the grand budapest hotel’i mi izledin?” diye. tabii ki daha izlememiştim. royal tenenbaum ile başlayan wes anderson hayranlığımı, uzun zamandır yapmadığım patlamış mısır ve kola eşliğinde taçlandırmak için bugün iş çıkışı sinemaya gittim ve uzun zamandır yaşadığım en güzel birbuçuk saati yaşadım. ne yönetmenin ne kadar harika olduğundan bahsedebilirim, ne de oyuncuların karakterleri harikulade giyinişinden. zeka ve hayal gücünün sınırlarında bir sinema anlayışı, çıktıktan sonra kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan bir naiflik ve aslında ne kadar basit bir insan olduğunu farketmenin getirdiği bir burukluk ardımda kalan. bir de gould-menuhin ikilisinden bach dinleme isteği.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

güney kore gece hayatı – soju ve dikkat etmeniz gerekenler

büyük doğum günü etkinlikleri çerçevesinde deryasan’la beraber güney kore+japonya karışımı bir seyahat planladık. döneli neredeyse 1 ay olacak ama sonunda maceralarımı anlatmak için fırsat buldum. bugün bunu yaptık, şu gün şunu yaptık yerine genelde merak edilen konular hakkında gözlemlerimi yazmaya karar verdim. işte başlıyorum 🙂 soju1

soju güney kore’de en çok içilen içki sanırım. akşam 6’dan sonra herkes içmeye başlıyor. gece 10 gibi toplu taşımaya bindiğinizde ise sakın kimseye ateşle yaklaşmayın, çünkü infilak edebilirler 🙂 genci-yaşlısı herkes alkollü. ilk güney kore’ye gittiğimde soju içip çarpılmıştım ve bir daha içmeyeceğim demiştim ama sözümde duramadım. kaldığımız yerin yakınındaki ajummanın yeri’nde kendisini içip bir güzel sarhoş oldum. türk olduğumuzu öğrenince bize durmadan bir şeyler ısmarlayan amcanın da bunda etkisi olabilir tabii ya da bize birayla karıştırıp içmeyi öğreten 3 yakışıklının 😀 ah güzel kardeşlerim neden biraz daha ingilizce öğrenmek için gayret sarfetmiyorsunuz 😛 yok yok bu içki insanı hakkaten sosyalleştiriyor.  üzerinde “happy water” yazıyor daha ne olsun. ertesi gün geceye dair bölük pörçük bir şeyler hatırladığım yetmezmiş gibi bütün gün midem bulandı ve başım ağrıdı. sonradan öğrendim ki marketlerde soju sonrası içeceği satılıyormuş, eğer bunu içersen ertesi gün daha iyi hissediyormuşsun. bunu almadan sakın soju içmeyin. yakınınızda güvenebileceğiz biri yoksa da içmeyin, her an her şey olabilir.soju2

soju içtiğimiz günün öncesinde de hongik üniversitesi civarında yemek yiyip, sokakta performans sergileyenleri izledik. bu sefer dersimi çalışıp gittiğim için ve yanımda deryasan olduğu için hiç aç kalmadım. o kadar güzel yemekler yedim ki şimdi bile canım çekti, olsa da yesek 🙂 sokak performansı dediğime bakmayın bizdeki gibi eline gitarı alan çıkmamış, bayağı bayağı profesyonel ekipmanlarıyla şarkı söylüyorlardı. ben de 1000 won verip “fighting!” diyerek onları cesaretlendirdiğim gibi bir de eğlendirdim. sanırım güney koreliler beni seviyor, ahahaha. gece klüpleri bayanlar için ücretsiz, erkekler için ücretli. ben beğenmedim ama erkek olsam beğenirdim 😛 bayanları bedava içeri doldurmaya çalışan bir yerden ne beklersin ki? ama hongdae kesinlikle ve kesinlikle seul’un en eğlenceli ve hareketli yeri. buraya uğramadan dönmeyin. biz hemen hemen her akşam oralardaydık, çok beğendik. “aykensipikinglişi” diyen kızla ve türkiye’yi hindi zanneden amerikalıyla da burada tanıştık.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi, karışık

memlekent – güney kore 2 – sayı 15

memlekentsanırım yaz başlarıydı, memlekent dergisinden emin önder benimle iletişime geçerek güney kore hakkında yazı yazmamı istedi. ben de memnuniyetle kabul ettim. tabii yazım aşamaları, konunun belirlenmesi derken dergi ağustos ayında yayımlandı. gönüllülük esasına dayalı olarak yazarların yazılarını yazdığı bu dergi d&r’larda satılıyor ve 3 ayda bir yayımlanıyor. ben iyi bir fotoğrafçı olmadığım için ve elimde kaliteli resimler olmadığı için imparatorluk sarayları ve hallyu “kore dalgası” başlıklı iki yazımda da başkasının fotoğraflarını kullanmışlar ve çok güzel olmuş 🙂 ismimi derginin kapağında görünce bile ne kadar mutlu olduğumdan ise bahsetmeye gerek yok sanırım 🙂 güney kore ile ilgili birçok ilginç, öğretici-eğitici yazının yer aldığı bu dergiyi okuyunuz, okutunuz 🙂

じゃまたね。