Yazı kategorisi: japonca

japonca hakkındaki gerçekler

みんなさん、こんばんわ。

私はファトマです。ねんかん日本語をべんきょしています。いま日本語についてかけたいです。ありがとうございます。

japonca öğrendiğimi duyan herkesin ortak bir sorusu var: neden japonca? bu soruyu yanıtlamadan önce genel japonca öğrenme sebeplerine bir göz atalım:

  1. japoncayı sevmek
  2. japonya’yı sevmek
  3. japonları sevmek
  4. japon kültürüne ilgi duymak
  5. japonya’da yaşamak/çalışmak istemek
  6. japonya’da lisans/yüksek lisans/doktora yapmak istemek
  7. japon arkadaşlarla japonca konuşmak istemek
  8. japonca konuşulan bir işte çalışmak
  9. dorama/anime/tv programlarını ana dilinde izlemek istemek
  10. anime/manga çevirerek otaku arkadaşlara hava atmak
  11. sadece japonya’da oynanan oyunları oynamak istemek
  12. ninja/power rangers olmak istemek
  13. japon bir hatunla evlenmek istemek
  14. japon bir ünlü ile evlenmek istemek
  15. bilmediği tek dil japonca kalmak
bu sebepler içerisinde oldukça geçerli olanlar varsa da, bazıları saçma gibi dursa da hepsini japonca öğrenen insanların ağzından duydum. benim için farketmez, bir kişi bir şeyi yapmak istiyorsa yapıyordur ama en önemli madde 1.madde. diğer maddelerin hiç birini 1.maddeyi gerçekleştirmeden yapmanız mümkün değil. hele tek sebep 9. ve/veya 10.madde olan insanların japonca denen dipsiz kuyunun içine girdikçe nasıl kaybolduklarını ve pes ettiklerini defalarca deneyimledim. anime/dorama izleyip kelime hazinesi ‘kawaii, daijoubudesuka, dattebayo, soudesuka, watashiwa’dan ibaret olup, ‘biraz japonca biliyorum!’ diyen insanlar ise baştan kaybediyorlar ve bu kişilerle japonca hakkında konuşmaktansa naruto’nun bitmek bilmeyen filler’larından konuşmayı tercih ediyorum.
hadi diyelim japoncayı seviyorsunuz ve içinizde bitmek bilmeyen bir istekle öğrenmeye başladınız.
düşünce 1: ben japon alfabelerini (hiragana-katagana-kanji) öğrenmesem de olur. romaji (japonca kelimelerin latin harfleriyle yazılışı) ile takılırım. tamamen yanlış. kanji zaman alabilir ama hiragana ve katagana’yı adınız soyadınız gibi bilmeniz gerekiyor. yoksa sadece japonca konuşabilen ama yazıp okuyamayan biri olursunuz ki o zaman sultanahmet’te halıcı olsanız japoncanıza daha faydalı, ciddiyim. kanjiyi zamana yaymak mantıklı, çünkü hakkaten zor (benim için aynı zamanda süper eğlenceli) ama kanjilerin üzerindeki furiganalar ile bir süre idare edebilirsiniz.
düşünce 2: kendi kendime öğrenirim, bir sürü kitap indirdim net.ten. kısmen yanlış. eğer dil öğrenme konusunda yatkınlığınız varsa bunu yapabilirsiniz ama zaman alır. çünkü japoncayı tek başına bir dil olarak düşünmemek gerekiyor. japon kültürüyle birlikte bir bütün olarak öğrenmek en doğrusu olacaktır. bunun için de en azından N3 seviyesine gelene kadar dışarıdan destek almak (özel ders almak, kursa gitmek, japon bir arkadaşınızdan size öğretmesini istemek vb.) en sağlıklı yol olacaktır.
düşünce 3: deli gibi anime izliyorum, hemencecik öğrenirim. tamamen yanlış. animelerde konuşulan japonca ile günlük hayatta konuşulan japonca, işte konuşulan japonca, aile bireyleri arasında konuşulan japonca, arkadaşlar arasında konuşulan japonca, bir erkek ve kız arasında konuşulan japonca, iki erkek arasında konuşulan japonca tamamen farklı. bir japonla anime japoncası konuşursanız, bir daha o japonla konuşamazsınız 🙂 anime izleyerek ancak kelime hazinenizi geliştirebilirsiniz.
düşünce 4: kursa gitsem yeter, orada öğreniyorum ya. tamamen yanlış. japonca sevgi yanında emek de istiyor. günde en az 1 saat çalışmazsanız paranıza yazık. eğer bunu yapmazsanız ancak arkadaşlarınıza ‘japonca kursuna gidiyorum!’ diye hava atabilirsiniz, birisiyle japonca konuşmaya kalktığınızda da ağzı açık ayran budalası gibi bakarsınız. tabii paranız gökten yağıyorsa bir şey diyemeyeceğim.
benim japonca öğrenme sebebim ise basitçe yapacak daha iyi bir şeyimin olmaması. japon kültürüne ait -yemekleri hariç- her şeyi seviyorum. animesi, doraması, kitapları, müzikleri, bahçeleri, yaşamları, evleri, kawaii kültürü vs. hepsi benim için ayrı birer eğlence kaynağı. bunları sevmeseydim yapacak daha eğlenceli bir şeyler bulurdum elbette. tabii ki bunlara %100 hâkim olduğumu söyleyemem, hatta yabancı birinin buna %100 hâkim olmasının imkânsız olduğunu düşünüyorum. benim için japonya paralel bir evren. orayı anlamak için burada bildiğiniz her şeyi bir kenara bırakmanız gerekiyor. önyargılı, kalıpçı, yeniliklere açık olmayan, insanlara birey olarak saygı duymayan biriyseniz bu evrene hiç geçmeye çalışmayın bence. bana hep söylendiği gibi gidin çince öğrenin, neden japonca?
ps: tofugu‘dan koichi’ye bu yazıyı yazarken ilham kaynağı olduğu için teşekkür ederim.
じゃまたね。
Yazı kategorisi: j-drama

youkai ningen bem

youkai ningen bem, 1968-1969 yıllarında yayımlanmış bir animeden uyarlanan bir dorama. animenin 2006 yılında yayımlanan bir yeni versiyonu da var. ben animelerini izlemedim. ama doramasını uzun zamandır bekliyordum. ilk bölümü yayımlanınca uzun bir süre ingilizce altyazı problemi çekeceğimi düşünüp japonca altyazılı izlemiştim, ama bugün tesadüfen altyazısının çıktığını görünce bir de ingilizce altyazılı seyrettim. aslında seri bitince yazacaktım ama %18,9’lık izlenme oranıyla cumartesi gününün birincisi olunca dayanamayıp kısaca bahsetmek istedim. youkai kelimesi japon kültüründe insan olmayan varlıkları (ruh, şeytan, canavar vs.) tanımlamak için kullanılan bir kelime. ningen ise insan demek. bem ise bemu yani ana karakterimizin adı. türkçeye çevirmek istersek insanımsı canavar bem diyebiliriz sanırım 🙂

dizide 3 ana karakter var. kamenashi kazuya’nın oynadığı bemu, anne’nin oynadığı bera ve suzuki fuku’nun oynadığı bero. karakterlerimizin üçü de tek bir hücrenin bölünmesinden aynı zamanda var olmuşlar. insan değiller ama hayvan da değiller. ne zaman doğduklarını ise kimse bilmiyor. yaşlanmıyorlar ve ölmüyorlar. normalde insan gibi görünseler de duygularını kontrol edemedikleri zamanlarda canavar bedenleri ortaya çıkıyor. eğer bir şekilde insanlar canavar bedenleri farkederse bulundukları şehirde daha fazla kalmıyorlar ve taşınıyorlar. tek amaçları insan olmak, bu sebepten de kendilerini var eden araştırmacıyı arıyorlar. bemu insanları seven ve onlara güvenmek isteyen bir karakter. bera ise insanlardan nefret ediyor ve onlara asla güvenilmeyeceğini düşünüyor. bero ise arkadaş canlısı ve insan arkadaşları olsun istiyor.

dizinin ilk sahnesi bir rehin almalı soygun olayıyla başlıyor. bemu, bera ve bero, insanlara yardım ederek onları kurtarıyorlar. daha sonra başka bir şehre doğru yola çıkıyorlar. bu şehirde bir polis ve ailesiyle yakınlaşıyorlar. bu aile sevgi dolu insanlardan oluşuyor. bemu onlara çok özeniyor ve onları korumak istiyor. hatta bir sahnede polis amca kendisi ıslanmak pahasına şemsiyesini bemu’ya tutuyor da bemu içlenip nasıl ağlıyor, kıyamam. süper bir sahneydi. bu arada bir de polisiye olaya yardım ediyorlar. sanırım bundan sonrası da her bölümde bir olay ve bu olayları çözen üçlümüz şeklinde devam edecek. bir de youkai ningen olan kötü bir karakter daha var ama kendisini henüz çözemedik.

ben diziyi sevdim. kamechan artık oyuncu olmuş, kendisini tebrik ediyorum. atlamalı, zıplamalı sahnelerde bile güzel oynamış. anne ise oyuncu bir aileden gelen deneyimli bir oyuncu ama ben kendisini ilk defa izliyorum, yorum yapmak için çok erken. fukukun ise çok tatlıydı, bu karakteri çok sevdim. bakalım ileride neler olacak.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama

yamato nadeshiko shichi henge – dizi

yamato nadeshiko shichi henge, kamechan’ın hatrına başlayıp çok severek izlediğim manga uyarlaması bir dorama. başrollerinde kamenashi kazuya (takano kyohei), oomasa aya (nakahara sunako), tegoshi yuya (toyama yukinojo),  uchi hiroki (oda takenaga) ve miyao shuntaro ( morii ranmaru) yer alıyor. dizimizin esas kızı sunako, lisedeyken bir çocuğa aşkını itiraf etmiş, ondan ‘ben çirkin kızlarla çıkmam!’ cevabı almış, bu sözlerden sonra kendini dış dünyaya kapatıp, kurukafalar, iskeletler ve korku filmleriyle beraber gotik takılmaya başlamış bir genç kızdır. kyohei, yukinojo, takenaga ve ranmaru ise üniversite öğrencisidir ve sunako’nun teyzesinin evinde (ev dediğime bakmayın köşk gibi bir şey) kira karşılığı kalmaktadırlar. bir gün bu teyzemiz evinde kalan gençlerden nakahara sunako’yu bir yamato nadeshiko (zarif, güzel ve itaatkar ideal japon kadınını tanımlamak için kullanılan bir isim)’ya çevirmelerini ister. eğer bunu yaparlarsa evinde bedavaya kalabileceklerdir. gençler bunu kabul eder ve olaylar gelişir.

evde kalan dört genç birbirinden yakışıklıdır. takano kyohei; çok güzel bir yüze sahip olduğu için sürekli kızların tacizine uğramaktadır. fan’ları kapısında yatıp kalkmaktadır. çocukluğundan beri devam bu durum yüzünden annesi sinir krizinin eşiğinde yaşamaya başlamıştır ve bu yüzden kyohei evinden ayrılmak zorunda kalmıştır. toyama yukinojo; dizinin sempatik karakteridir. romantik ve sevecendir. oda takenaga; grubun beynidir. her zaman mantığıyla hareket eder ve olayları ilk önce o çözümler. morii ranmaru; çapkın karakterimizdir. aynı anda yüz kadar kadını idare edebilmektedir. bir de acayip zengindir.

ben dizide en çok takenaga karakteri sevdim. tamam esas oğlan kyohei’ydi ama o da çok huysuzdu. sürekli bir mızmızlanmalar, bencilce hareketler, hatasını kabul etmemeler, yok beni bozar, sevmem öyle insanları. hatta ranmaru bile bir keresinde bir kızı kendinden nefret ettirmek için kyohei taklidi yapmıştı ahaha. tamam temelde iyi bir insan olabilirsin ama hiç uğraşamam. hele saçlarını kestikten sonra hiç olmamıştı, kız hali bile daha güzeldi. kamechan canım benim, saçlarını bir daha kesme olur mu 🙂 takenaga ise ne tatlıydı, kız arkadaşı noi’ye nasıl da onu kaybedeceği korkusuyla hislerini ifade edemiyordu, kıyamam. noi de tatlı bir karakterdi. bir akşam sunako’nun odasında içki içiyorlardı, sunako onu durdurmaya çalıştıkça ‘içmeden aşk hakkında tavsiyede bulunamam!’ dedi. yine sunako’nun mezunlar buluşması için hazırlanmasına hep bu kızcağız yardım etti, aferin.

bunların dışında sunako’nun teyzesi, teyzesinin küçük oğlu ve sürekli takıldıkları barın sahibi amca gibi yan karakterler de oldukça eğlenceliydi. bu karakterler dizinin mesaj verme işlevini yerine getiriyorlardı ki oldukça da başarılıydılar. hele teyze tam bir aşk uzmanıydı. kyohei’ye ‘ aşkı kolay bulamazsın. eğer gerçek aşkın ne olduğunu bilmek istiyorsan onu kendin bulmalısın!’ diyen de oydu.

dizinin tek sevmediğim kısmı birini olduğu gibi sevme olayının abartılmasıydı. tamam kyohei gibi bir karakterin sunako gibi bir karaktere aşık olması için size onlarca sebep sayabilirim, ama bunların hiç birisi onu olduğu gibi kabul etmesi değildir. her ne kadar きみがきらいなきみがすき(senin sevmediğin seni seviyorum) dese de, hiç kimse hiç kimseyi, hele kyohei sunako’yu asla olduğu gibi sevemez bu kadar net.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: müzik

j-pop vs k-pop – koreografi

fan’ıyla, antifan’ıyla, şarkıcılarıyla, şirketleriyle bir bütün olarak japonya’da ve güney kore’de müzik büyük bir endüstri. japonya semalarına henüz ulaşamadım ama güney kore’ye gittiğimde bu endüstrinin hayal ettiğimden de büyük olduğunu görünce şaşırmıştım. bu konuda o kadar profesyonel pazarlama taktikleri var ki hayret etmemek mümkün değil. hallyu dalgası bütün ülkeye sirayet etmiş. kozmetikten, giyime çok geniş bir alanda hatta kahve zincirlerinde bile hallyu starları birer pazarlama objesi. televizyonda sırf k-pop starlarının performanslarını sergilemeleri için programlar var. yine japonya’da j-pop gruplarının kendi tv programları bile var ve bunlar yüksek ratingler alıyorlar. her iki ülkede de bir grup konser vereceği zaman biletler satışa çıktığı anda tükeniyor, grupların fan’larına ön satışlar yapılıyor. bunlar benim algımın ötesinde çünkü ben türkiye’de bir stadyumu dolduracak kadar seyirci toplayacak kimseyi düşünemiyorum.

genel olarak (yani uzakdoğuya özgü değil) kadın vokalleri sevmem, sevdiklerimin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. dolayısıyla dans performanslarını izlediğim boyband’ler üzerinden yorum yapacağım.

ilk olarak japonya. hani hiç izlemedim desem farklı gruplara ait toplamda en az 100 tane klip izlemişimdir. bu konuda söyleyebileceğim tek şey japonlar dans işini beceremiyorlar. ya çok çalışmıyorlar, ya yeteneksizler, ya da koreografları berbat. hangisi karar veremedim. örnek olarak kamechan’ın müthiş göz makyajına bayıldığım, kat-tun’un en sevdiğim şarkılarından biri olan no more pain’i izleyelim.

klip yaratıcı, çocuklar yakışıklı/güzel, ama birbiriyle uyumsuz, estetik olmayan hareketler, ciddi bir senkronizasyon eksikliği. geçişler, yer değiştirmeler zorlama. bir grup değil de birbirlerinden bağımsız bireyler gibi hareket ediyorlar. olmamış batsu.

şimdi bir de güney kore’ye bakalım. açıkçası k-pop’ı j-pop kadar başarılı bulmuyorum. ama performansları koreografi ağırlıklı ve kesinlikle daha başarılı. ilk defa çıkış yapan bir grup bile olsa göze estetik gelen hareketlerle dans ediyorlar. k-pop’a örnek olarak super junior’ın mr. simple’ını izleyelim.

klipten dansı çıkarırsak yaratıcılık sıfır ama kat-tun’un 5 kişiyle yapamadığını burada 10 kişi yapıyor ve koreografide en ufak bir hata yok. ellerini havaya kaldırdıkları yükseklik bile aynı. bu klibi ilk izlediğimde ağzım açık kalmıştı, ‘bu kadar insanın bu kadar uyumlu dans edebilmesi için en az 1 ay çalışmış olmalılar!’ diye düşünmüştüm. olmuş maru.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama

kurosagi – everybody loves 山P

günler sonra evimde geçirdiğim kıymetli zamanımı nasıl değerlendireyim diye düşünürken izlenecekler listemden kurosagi’yi çıkarmaya karar verdim. başrollerinde yamashita tomohisa (kurosaki) ve horikita maki (yoshikawa tsurara)’nin oynadığı bu j-drama (2006)+filmimiz (2008) konu olarak dolandırıcılık, polisiye ve çok az da romantizm içeriyor. kurosaki 15 yaşındayken babası dolandırılır ve bunu hazmedemeyen babası kız kardeşini, annesini ve kendisini öldürür. kurosaki bu olaydan yaralı olarak kurtulur ve ailesinin başına gelenlere sebep olanlardan intikam almaya karar verir. kurosaki’ye göre bu dünyada 3 çeşit dolandırıcı vardır: shirosagi (beyaz dolandırıcı); insanları para için dolandıranlar, akasagi (kırmızı dolandırıcı): insanların duygularını kullanarak dolandıranlar, kurosagi (siyah dolandırıcı): shirosagi ve akasagileri dolandıranlar, yani bizim kurosaki.

ilk bölümüzde karakterlerimizle tanışıyoruz. kurosaki dolandırıcıların dolandırıcısı, kalbini insanlara tamamen kapatmış, duygularının asıl amacının yani intikamın önüne geçmesine izin vermeyen biridir. yoshikawa tsurara (kurosaki’ye göre yoshida) amcasının yanında kalan, üniversitede hukuk okuyan ve savcı olmak isteyen bir genç kızdır. hak, hukuk ve adalete inanan tsurara tamamen karşı olmasına rağmen amcasının dolandırıcılıktan kaybettiği parayı kurosaki kurtarır. ilerleyen zamanlarda ise kendisine ucuz bir daire arayan tsurara, tesadüfen kurosaki’nin sahibi olduğu binada bir daire kiralar ve kapı komşusu olurlar. tsurara gıcık bir kız olduğu için (evet, karakteri hiç sevmedim), sürekli kurosaki’ye ahlak dersleri vererek başının etini yer, hatta çocuk çoğu zaman dayanamayıp ‘sen taşın!’, ‘gözümün önünden kaybol!’, ‘bir daha benimle konuşma!’ gibi bilimum gurur kırıcı sözler söyler. hele bir keresinde ‘hiç bir şeye ihtiyacım yok, ne arkadaşlığa, ne mutluluğa, ne de ucuz sempatine. acele et ve kaybol!’ diye bir ayar çekti ki işte tam bu sahnede kurosaki gözüme girdi :)ama kızımız her onurlu görünen hatun gibi yüzsüz olduğu için ‘taşınacağım!’, ‘gideceğim!’ falan gibi sözler sarfeder ama bunları asla uygulamaz. ne yapalım her karizmatik karakterin bir baş belası vardır.

kurosaki dolandıracağı kişiler hakkındaki bilgileri katsuragi isimli bir dolandırıcıdan alır, ki bu kişi aynı zamanda babasını yıkıma sürükleyen iflas planını da organize eden kişidir. katsuragi her şeyi bilir, görür, duyar ama çok konuşmaz. verdiği her bilginin bir bedeli vardır ve iş sonunda bunu tahsil eder. bir de yukari denen tsurara’nın kankisi ve kurosaki’nin stalker’ı bir karakterimiz var ki evlerden ırak olsun. kendisi zengin ama sevgisiz bir aileye sahip oidipus kompleksi karakter kontenjanından dizimize giriyor. bir de her an ensede olan ama bir türlü kanıt bulup yakalayamayan polis karakterimiz vardı ama çok fazla konuşulacak bir karakter değil bence, dizinin heyecan unsuru sadece.

ben genel olarak diziyi sevdim. yamapi dolandırıcılık yapmak için kılıktan kılığa girerken çok tatlıydı. buradan anlıyoruz ki onun da her hali bir başka güzel 🙂 bu kıyafet de ne biçin olmuş, bu saç modeli hiç yakışmamış dediğim hiç bir hali yoktu. zampara kılığında bile hoştu. yamapi’ye gözlük çok yakışıyor. ben olsam baş aksesuarım yaparım. bir de yamapi’nin dizilerinde olmazsa olmaz replikleri ve hareketleri bu dizide de vardı. bunlar: yok etmek istediği kişiye parmağını uzatıp ‘bang!’ demesi ve dolandırıcıyı dolandırdıktan sonra ‘maido ari!’ sözlerini söylemesi.

filmi ise yine aynı oyuncularla çekilmiş, ama dizisi gibi akıcı değildi. yaklaşık 2 saat kadar sürüyor. aklıma gelmişken hikayede, özellikle dolandırıcılık kısımlarında çok mantık hatası vardı ya da japonya’da sistem daha farklı işliyordur bu sebepten bana mantıklı gelmemiştir tam bilemedim. benim için dizinin izlenilebilirliğini azaltmadı, ama ben de aşmış bir hikaye beklemiyordum zaten.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: müzik

en seksi johnny’s erkekleri

goo ranking bir anket yapmış ve en seksi johnny’s erkeklerini oylamaya açmış. bunun sonucunda liste aşağıda sıraladığım şekilde çıkmış. ben de kendi zevkime göre bu listeyi maru ( O ) – batsu ( X ) oyunu oynayarak güncelledim 🙂

1. matsumoto jun – X : tamam şirin, sevimli falan olabilir ama katiyen seksi değil: batsu

2. yamashita tomohisa – O : kendisiyle yıldızımız pek barışık olmasa da yiğidi öldür hakkını yeme: maru

3. akanishi jin – X : sevimli, şirin falan bile değil ya da ben hakkaten bu işlerden anlamıyorum: batsu

4. kimura takuya – X : ailesiyle birlikte bir ömür boyu mutluluk dilerim: batsu

5. ikuta toma – O : yoruma gerek yok, tomachan, kan kardeşim: maru

6. sakurai sho – X : bu listede ne işi var anlamadım: batsu

7. kamenashi kazuya – O : japonya’daki minik tatlı bebeğim o benim. her hali başka güzel. yakışıklı, güzel, akıllı, sevimli, şirin, seksi, hepsi hepsi: maru

8. okada junichi – X : çok avrupai: batsu

9. nishikido ryo – X : çok çocuksu: batsu

10. okura tadayoshi – X : ölü balık gibi bakıyor: batsu

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

karigurashi no arrietty – bana bir masal anlat miyazaki

annemin büyüdüğü eski evde 1 hafta geçirdiğim o yazı asla unutmayacağım.

10.tokyo anime ödüllerinde 2010 yılının en iyi animesi seçilince hemen karigurashi no arrietty’yi izleme sıramda en üste aldım. mary norton’ın the borrowers isimli romanından uyarlanan anime, türkçeye aşırıcılar diye çevirilmiş ki, ne kadar saçma bir çeviri olduğu konusu üzerinde fazla durmayacağım. stüdyo ghibli tarafında 2010 yılında yayımlanan bu animenin senaryosu hayao miyazaki’ye ait. yönetmeni ise hiromasa yonebayashi. müzikleri ise fransız besteci cecile corbel’e ait. bu stüdyo ghibli’nin ilk defa anime müzikleri için bir gaijin ile çalışması.

14 yaşındaki arrietty annesi ve babası birlikte bir kır evinin altında kendi kurdukları düzenin içerisinde yaşayıp gitmektedirler. temel ihtiyaçlarını (yiyecek, kağıt mendil vs.) ise içinde yaşadıkları evden gidermektedirler. yeterince büyüdüğüne karar verildiği için, arrietty artık tek başına evin içerisinde malzeme toplayabilmesi için babasıyla eğitime çıkar. bu sırada kalbinden ameliyat olacağı için annesinin büyüdüğü kır evine, teyzesinin yanına gelen shou tarafından görülür. karigurashilerin insanlar tarafından görülmemesi gerekmektedir, eğer farkedilirlerse bulundukları mekânı terkedip başka bir yere taşınmak zorundadırlar.

ben mutlak doğru diye bir kavrama inanmıyorum, dolayısıyla mutlak iyi ya da mutlak kötü diye bir şeye de. her insanın içinde hem iyilik, hem de kötülük vardır. yetiştirilişimiz, yaşadıklarımız, deneyimlediklerimiz, eğitimimiz gibi dış etkenler bu iyilik veya kötülüğün dışarı çıkma oranını etkiler. bu anime bana bunu hatırlattı, bu yüzden miyazaki animelerini seviyorum bana varoluşumu sorgulatıyor. shou karakteri ne kadar iyi kalpliyse, evin hizmetçisi haru o kadar kötü kalpliydi. shou karigurashilerin varlığını farkedince kendince yapabileceğinin en iyisi yaparak onları korumaya çalışırken, haru onlara zarar vermek için elinden geleni ardına koymadı. haru gibi güzel bir ismi olan bir insanın bu kadar zalim olması ne kadar da üzücü. yine shou ile arrietty arasındaki soyu tükenmekte olan canlılar hakkındaki konuşma çok anlamlıydı. shou, karigurashilerin soyunun tükeneceğini ve bunun doğal bir seleksiyon olduğunu anlatırken birden özür diledi ve ‘asıl ölecek olan benim!’ dedi. bence animenin ana fikri bu konuşmada saklıydı. ne kadar uğraşırsak uğraşalım bu dünya kimseye kalmayacak, barış ve huzur içinde yaşamak varken neden hırslarımızı tanrılaştırıyoruz ki?

shou ve arrietty arasında gelişen dostluk çok güzeldi. arrietty’nin shou tarafından görülünce şok olması ve küp şekeri düşürmesi, shou’nun bu şekeri içinde わすれもの(kayıp eşya) yazılı bir notla evlerinin girişi olan parmaklıkların oraya bırakması, annesi kaçırılınca ağlayan arrietty’yi shou’nun teselli etmesi ve onu bulması için elinden geleni yapması, taşındıklarını farkeden shou’nun koşarak arrietty’yi bulup vedalaşmak istemesi, ona verdiği şeker, arrietty’nin saç mandalını hatıra olarak vermesi, hepsi ama hepsi çok tatlıydı. tüm stüdyo ghibli animelerinde olduğu gibi güçlü karakterler, muhteşem detaylar ve sahnelerle uyumlu muhteşem müziklerle yine gözyaşları içerisinde animeyi bitirdim.

sen artık benim bir parçamsın. seni unutmayacağım, asla.

じゃまたね。