Yazı kategorisi: müzik

joe hisaishi – the best of cinema music

bundan birkaç hafta önce miwako’yla japoncamı geliştirebileceğim müzik ararken tesadüfen joe hisaishi’nin albümüne rastgeldik ve büyük bir heyecanla bana kendisinin çok iyi müzik yaptığını söyledi. studio ghibli animelerini ve klasik müzik sevdiğimi bildiğinden dinlememi tavsiye etti. dinlemeye başlar başlamaz kendime bayağı kızdım daha önce keşfedemediğim için ve ‘miyazaki benden sorulur!’ diye böbürlendiğim için. meğer hayao miyazaki ve joe hisaishi, tim burton ve danny elfman arasındaki müthiş sinerjinin aynısından yakalamışlar da haberim yokmuş. joe hisaishi, 1981 yılında ilk albümünü çıkararak aktif olarak müzik dünyasının içerisinde yer alan bir müzisyen. 1983 yılında nausicaa of the valley of the wind’den itibaren de hemen hemen bütün animelerinde miyazaki ile beraber çalışmış. ilk izlediğim -aynı zamanda en sevdiğim-  japon filmi olan takeshi kitano’nun dolls’unun müzikleri de ona aitmiş, kendisi hakkında bilgi toplarken internetten öğrendim. her ne kadar şu anda takeshi kitano ile yolları ayrı olsada 81. akademi ödülleri’nde en iyi yabancı film oscar’ını alan, yojiro takita’nın yönetmenliğini yaptığı okuribito filminin müzikleri de kendisine ait. ders çalışırken genellikle beni yormayacak müzikler dinlemeyi severim ve bu hafta sonu japonca yeterlilik sınavım olduğu için bayağı yoğun çalıştım ve sağolsun joe hisaishi bana müziğiyle eşlik etti. bu yazıyı yazarken de 2011 yılı eylül ayında piyasaya verilen the best of cinema music isimli senfonik albümünü dinliyorum. en çok da my neighbour totoro’nun senfonik versiyonuna bayıldım sürekli tekrarda. tottoro, tottoro…

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi, karışık

güney kore seyahatim – 1

ilk ve tek blog arkadaşım sağbeyin‘in isteği üzerine güney kore hakkında -bildiğim kadarıyla- bir yazı dizisi yazmaya karar verdim. bu yazı dizisini de ona ithaf ediyorum 🙂

açıkçası ilk izlediğim güney kore dizisi secret garden. yani geçen yıl bu zamanlar güney kore hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. ne yerler, ne içerler, nasıl yaşarlar konusunu hiç merak etmemiştim. secret garden dizisine ise japonca kursundan arkadaşım berfusan’ın ısrarıyla başlamıştım, yoksa o zaman ismini bile bilmediğim super junior’ın kliplerini bana zorla seyrettirmekten vazgeçmeyecekti. tabii diziyi izleyince ‘hımmm başka bir yerlerde başka bir dünyalar var, dur bir bakayım!’ oldum. sonrası ise çorap söküğü gibi geldi. her ne kadar hatırı sayılır miktarda güney kore dizisi izlemiş olsam da oraya gidene kadar yine de düşüncelerim tam oturmamıştı. hatta havaalanının dışına çıkıp, bir banka oturup sigaramı içerken ilk uçağa binip türkiye’ye geri dönmeyi bile düşündüm o kadar korkmuştum yani. bambaşka insanlar, bambaşka bir dil ve tek başınasın. hayatımdaki en büyük deneyimlerden biriydi ama şimdi düşününce diyorum ki ‘iyi ki gitmişim, yine olsa yine giderim!’. üstelik bunu şimdiye kadar gittiği hiç bir ülkeye tekrar gitmeyi düşünmemiş biri söylüyor. yine ‘türkiye dışında bir yerde yaşayamam!’ diyen ben,  ‘ben seul’de yaşarım!’ diyor. sanırım bu hissi kelimelerle anlatmak pek mümkün değil.

bu kısa girişten sonra biraz daha gitmek isteyenlere yol gösterecek şekilde yazmaya çalışayım. ben thy ile istanbul’dan seul’e direkt uçtum. bunun dışında bir çok havayolunun aktarmalı seferleri de var. ama yolun direkt uçuşla bile gidişte 10 saat, dönüşte 12 saat sürdüğünü düşünürsek aktarmalı uçuşun çok yorucu olacağını düşünüyorum. uçak 23.40’da havalandı ertesi gün saat 16.00 civarı seul’deydik. bizden 9 saat kadar ilerideler. güney kore türkiye için vize istemediği için uçakta bize form dağıttılar. form hem ingilizce hem de korece. adınız, soyadınız, pasaport bilgileriniz, güney kore’de kalacağınız yerin adresi ve telefon numarası istenen bilgiler arasında. bu sebepten elinizin altında bulundurmanız iyi olur. eğer uçakta doldurmaya fırsat bulamazsanız ya da bilgiler kolay ulaşabileceğiniz bir yerde değilse indikten sonra da formu doldurabileceğiniz bankolar var. daha sonra bu form ve pasaportunuzla pasaport kontrole geçiyorsunuz. benim sıramda ingilizce bildiğini zanneden bir görevli vardı. verdiğim adresi görünce kimin yanında kalacağımı sordu. ben de ‘arkadaşım ve kocasının yanında kalacağım.’ dedim. o ise güney kore’de kocam olduğunu ve yanına geldiğimi zannetti 🙂 biraz japonca, biraz ingilizce derdimi anlattıktan sonra dönüş biletimi göstermemi istedi. yani dönüş biletiniz yoksa vize alamıyorsunuz. dönüş biletimi gördükten sonra 90 günlük turist vizemi pasaportuma bastı. hayatımda ilk defa türkiye’den vize istemeyen bir ülkeye gittiğim için çok hoşuma gitti. ne güzel bir hismiş o zaman anladım 🙂 bavullarımı aldıktan sonra dışarı çıkarken bir görevli beni durdurup eşyalarıma x-ray’de bakmak istediğini söyledi. herkese yapmadılar ama bir tek bana yaptılar. sanırım uçaktaki tek güney koreli olmayan yolcu ben olduğum içindi 🙂

havaalanından dışarı çıkınca limuzin denen bizim havaş benzeri servisler var. hemen bilet bankosundan biletinizi alabilirsiniz. won olarak hatırlamıyorum ama yaklaşık 20 tl kadar bir ücret ödedim ki havaalanı şehre bayağı uzak. sanırım şehre ulaşmamız 1 saatten fazla sürdü. bineceğiniz limuzinin numarasını önceden öğrenmekte fayda var çünkü yaklaşık 15 farklı yere servis yapıyorlar. yanlış servise binerseniz kaybolabilirsiniz. servise binince kalkmadan önce sürücü anons yaptı ama ben anlamadım 😛 baktım herkes kemerlerini bağlıyor ben de bağladım. çok zekiyimdir inanmazsın 😛 sonra ineceğim durağa gelene kadar her durakta şoför amcaya ‘ineceğim yer burası mı?’ diye sordum. 3.soruşumdan sonra adamın yüz ifadesi değişince beni servisten atacak diye bayağı tırstım ama bir şey olmadı. biraz söylendi ama anlamadığım için sorun değil 😛 akşam 19.30 civarı kalacağım arkadaşlarımın yanına gelmiştim.  anna ve kocası amerikalı bir çift ve güney kore’de ingilizce öğretmenliği yapıyorlar. inanılmaz tatlılardı ve bana çok yardımcı oldular, çok kısa sürede yapılacaklar edilecekler olayına adapte oldum sayelerinde. 3 gün onların yanında kaldıktan sonra misafirliğin yüzsüzlüğü yapmak istemediğim için bir hostele geçtim.

kaldığım hosteli gitmeden 1 ay kadar önce ayarlamıştım. normalde 2 kişilik odaya başkasını alabiliyorlardı ama ben diğer yatağın parasını da verip tek başıma kaldım. geceliği yaklaşık 30 tl’ye geldi ki bunun içinde kahvaltı da dahil. kahvaltı dediği ise kızarmış tost ekmeği, yumurta, reçelden ve kahveden ibaret. önceki yurt dışı deneyimlerime dayanarak tedarikli gelmiştim neyseki. çayımdı, bisküvimdi hepsi yanımdaydı. bunun dışında dışarıda yemek yemekte çok zorlandım. zaten 7 gün kaldım toplamda döndüğümde 4 kilo vermiştim. herhalde bir 6 ay kalsam türkiye’de mankenlik yapmaya başlayabilirim 🙂 evet, yemeklerini hiç yiyemedim. adam akıllı yediğim tek yemek anna ve kocasıyla birlikte yediğimiz kimbap ve hosteldekilerle birlikte gittiğimiz kore barbeküsündeki etlerdi. bunun dışında genellikle kahve ve enerji içeceğiyle beslendim. sorunun bende olduğunu düşünüyorum yani korkmanıza gerek yok. ben italya’da bile aç kalmış insanım. balık yemem, domuz eti yemem, baharatlı şeyleri sevmem. üstelik güney korelilerin metal hashileri ile yemek yemek çok zor, kayıyor. hele bir keresinde soğuk ramen gibi bir şey yemeye çalıştım, yediğim şey çiğnenmiyordu sadece yutuluyordu. işte o zaman anladım yemeğin yanında getirdikleri makasın ne işe yaradığını 😛 bir de kimse ingilizce bilmiyor, ama japonca bilen çok vardı. kendimi kurtaracak kadar japonca-ingilizce karışık bir dille çoğu zaman anlaştık güney koreli kardeşlerimizle. ama ingilizce bilmemeleri çok tuhaf geldi. şimdi git sultanahmet’e bütün restoranlarda, mağazalarda herkes 2-3 dil konuşur. belki en çok japon turist geldiği için öğrenme ihtiyacı duymuyorlardır. anna’nın söylediğine göre bilseler bile konuşmuyorlarmış, utanıyorlarmış. neyse, o soğuk ramen gibi şeyi yemeğe çalıştığım gün domuz eti yemediğimi anlatmaya çalışırken ‘i can’t eat pork meat!’ dedim bana çatal getirdiler. meğer korecede f harfi olmadığı için p harfi şeklinde telaffuz ediyorlarmış. benim pork oldu size fork 🙂 bunu anlattıktan sonra anna bana bir kağıda ihtiyacım olan bilgileri hangul ile yazdı. birisine bir şey anlatmak istediğim zaman o kağıttaki uygun cümleyi gösterdim.

yeme-içme olayına devam edeyim, kahve zincirleri çok meşhur, her yerde kahve dükkanları var. herkes elinde kahve sokaklardan yürüyor. anlayacağınız süper trendy. en meşhuru my princess dizisinde oynayan karakterlerin reklam yüzü olduğu the coffee beans. kahveleri gerçekten çok lezzetli. siparişinizi verdiğinizde size böyle dikdörtgen şekilde bir alet veriyorlar. onu alıp oturuyorsunuz. alet deli gibi titremeye başlayınca gidip kahvenizi alıyorsunuz. ilk başta bunu da anlamamıştım ve alet titremeye başlayınca ‘hop, n’oluyoruz!’ falan olmuştum ama sonra alıştım. ama dönene kadar nasıl kapatıldığını öğrenemedim, salak turist muamelesi görmemek için soramadım da. gerçi elimde titreyen bir aletle kasaya gittiğimde eminim satıcılar çok eğlenmişlerdir 😛 kafelerde sigara içilmiyor, bazılarında sigara içilen alanlar gördüm ama boştu. zaten hiç sigara içen kadın görmedim, toplum içinde kadınların sigara içmesi ayıpmış. ben de diyorum ‘niye herkes bana tuhaf tuhaf bakıyor!’ 😛 tuhaf tuhaf bakma olayıyla ilgili anılarıma bir sonraki yazımda değineyim.

bunların dışında su isteyince su veriyorlar çok hoşuma gitti. avrupa’da genellikle gazoz-soda-su karışımı bir içecek verdikleri için nasıl bir su istediğim konusunda çok açıklama yapmak zorunda kalmadım. hemen hemen her yerde otomatlar var ve buradan bozuk paralarınızla su, içecek vs. alabiliyorsunuz. cola içme kültürleri pek yok. çok fazla görmedim. onun yerine böyle gazoz gibi vitaminli mineralli içecekleri var ki ben çok beğendim. türkiye’de satılsa bağımlısı olurum. gumiho’nun bunu neden elinden düşürmediğini ilk içtiğimde hemen anladım 😀 paris baguette diye bir zincirleri var, bizdeki pastaneye karşılık gelen bir şey. içinde sandviç, pasta, kurabiye falan satıyorlar. bir gün bir sandviç yemeye kalktım ve diyeceğim şu ki bir sandviç bu kadar mı lezzetsiz yapılır. hiç damak zevkime uygun değildi. ama insanlar genelde kahvaltılarını burada yapıyorlar. maşalar var, onlarla alacağınızı tepsinize koyuyorsunuz, sonra kasaya geçip ödemenizi yapıyorsunuz ve oturup yiyorsunuz 🙂 yemek içmek genel olarak ucuz. barbeküye gittiğimiz akşam birası, barbeküsü, mezeleri falan patlayana kadar yedik-içtik kişi başı 25 tl gibi bir ücret ödedik. sandviç de sanıırm 5 tl falandı. ben sadece latte içtiğim için onun fiyatını biliyorum, aldığınız yere göre değişmekle birlikte genelde 4.000 ya da 5.000 won. bir akşam da hosteldekilerle soju içtik ki, şişesi 2000 won falandı sanırım süper ucuz bir şey. meğer onu içmenin bir adabı varmış ne bileyim, ben izliyorum dizilerde tekila gibi içiyorlar üst üste, öyle içiliyor zannettim 🙂 başka bir içecekle karıştırmak lazımmış cola vs. gibi, yoksa bizim rakıyı susuz içmemiz gibi bir etki yapıyormuş. tabii ben alkol kullanan biri de olmadığım için beni bir çarptı, bir çarptı tam 14 saat uyudum, uyandığımda hala sarhoştum. benden tavsiye bilmediğiniz yerlerde, bilmediğiniz insanların yanında sakın sek içmeyin.

neyse şimdilik yazımı burada bitireyim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama, k-drama, mim

mim: en sevdiğim dizi karakterleri

sağbeyin sağolsun beni mimlediğinden beri ‘ne yazsam nasıl yazsam?’ diye düşünürken, ilk mimim olmasının sorumluluğu da omuzlarımdayken, içimden geldiği gibi davranmanın en doğrusu olduğuna karar verdim. sonuçta şu anda hatırlayamıyorsam üzerimde bir etki bırakmamış demektir. hadi bakalım!

1.domyojiとmakino: hana yori dango

ilk başta karar veremedim beraber yazmak doğru mu değil mi diye de yine de bu iki karakterin ayrı ayrı yazılamayacağına karar verdim. çünkü her ikisi de birlikteyken de ayrıyken de hayata karşı bir duruşu olan karakterler. genelde dizi karakterlerinde ‘bir çift olarak var olma ‘ durumu söz konusu olsa da bu konuda tabuları yıkan bir dizi olarak  başımızın tacıdır. domyoji’yi oynayan matsumoto jun burada harikalar yaratmıştır. domyoji, zengin bir ailenin şımarık çocuğu olsa da içindeki liderlik yeteneğiyle f4’ün başıdır. eğer nasıl yaklaşacağınızı bilirseniz çok da yumuşak başlıdır, hata yapar ama hatalarından ders alır yani mükemmel değildir. evet evet kesinlikle bu karakteri bu yüzden seviyorum, çünkü mükemmel değil 🙂 haylaz görünüşünün altında ise acayip romantik biri var. yağmur altında saatlerce makino’yu beklediği zaman çok tatlıydı. makino ise aşk acısı çekse bile bunun için karalar bağlamayacak kadar güçlü bir karakter, daima önüne bakıyor. mızmızlanmak, zırlamak yapmak yok. hayatın gerçekleriyle yüzleşmek konusunda triplere girmiyor.  ne olduğunu ne olmadığını biliyor ve öyle davranıyor. bu arada dip not olarak söylemek isterim ki, domyoji’nin makino’ya hediye ettiği telefonun melodisi olan imperial march hala telefon melodimdir 🙂

2.jeremy: you’re beautiful

tepeden topladığı sarı saçları, mükemmel gülüşü, hayata espri dolu bakışı, hayat hep olumlu yanından bakmaya çalışan temiz kalbi ve ondan ayrı düşünemeyeceğimiz köpeği jolie ile birlikte jeremy, tam da benim hayatımın 24 saatini birlikte yaşayabileceğim bir karakter. tabii lee hong ki olmasaydı, jeremy diye bir karakter de olmazdı. sanki bu rol onun için yazılmış. bir insanın içinde hiç mi fesatlık, kötülük, art niyet falan olmaz kıyamam ben ona ya. isterim ki jeremy benim arkadaşım olsun, beraber alışverişe gidelim, akşamları scooter’ıyla seul caddelerinde tur atalım, hongik üniversitesi’nin yakınındaki parkta oturup tatlı patates yiyelim, tiyatro yapan gençleri izleyelim, sonra ben ona ‘çok yorgunum!’ diyeyim, o bana bir şey demesin, sadece sarılsın ve dinleneyim. jeremy benim için böyle bir karakter işte. ama ne yazık ki gerçek hayatta da böyle karakterler her zaman esas oğlanların gölgesinde kalmak zorunda, hayat adil değil maalesef.

3.kang ji wook: scent of a woman

genel olarak duygusal bir insan değilimdir, çoğunlukla mantığım duygularımın önüne geçer. ayaklarım kolay kolay yerden kesilmez, aşka inanmam, romantik gösterilerden etkilenmem. ama bu karakteri seyrederken zaman zaman gözyaşlarımı tutamadım. zaten lee dong wook’un oynadığı bu karakter yakışıklılığıyla olduğu kadar iyi huyu ve sevgisinin arkasında duran tavırlarıyla taşı bile eritirdi 🙂 hiç aklında yokken, ne yapacağını bilemezken tango bile öğrendi daha ne olsun. ayrıca hayatımda bir kadına bu kadar güzel sarılan bir erkek karakter görmedim. evet evet, kang ji wook’un en çok sevdiği kadına sarılışını sevdim. bu arada kendisi aynı zamanda gülsümsan’ın da çok sevdiği bir karakterdir ve kendisi bu diziden sonra lee dong wook fanı olmuştur. gülsümsan! mükemmel kocan okumuyordu blogumu değil mi 😀 bu arada kısa paçalı pantalonlarını sevmesem de, beyimize yakışıyor. evet, bu karakterin kıyafetlerini de çok beğeniyorum. çürük yumurtasız gardrop sahibi.

4.yeorim: sungkyunwan scandal

şimdi bu dizimizde genç kızlarımızın kalbini çalan 3 yakışıklı karakter var ama benim beğendiğim yeorim. müthiş oyunculuğu ve süper tatlı mimikleriyle song joong ki olmasaydı bu karakter de bu kadar sevilmezdi muhakkak. üstelik yakışıklı olduğu kadar zeki de. dizideki olayların çoğunu herkesten önce o çözmüştü. her zaman kendi çıkarlarını her şeyden önce tutuyor gibi görünse de aslında arkadaşlarına son derece sadık biri. giyim kuşam konusunda da zevkli. çevresi de geniş, halledemeyeceği hemen hemen hiç bir iş yok. her evde 1 tane bulunası.

5.seo in woo: man of honor

bu karakteri neden sevdiğimi bir kaç önceki postta zaten detayıyla anlatmıştım. ama kısaca bu yazının konsepti içerisinde de bahsedecek olursam bende koruma içgüdüsü uyandırması diyebilirim. çocukluğunda başına gelenler, en sevdiği insanlardan zarar görmesi, mükemmelliyetçi bir baba elinde büyümesi vs. o kadar sempati besledim ki bu karaktere böyle alıp sarılasım geliyor, sarıldığımda ‘korkma!’ diyeceğim ona ‘her şey çok güzel olacak!’. bunun dışında lee jang woo’nun oynadığı bu karakterin kıyafetlerini de çok beğeniyorum. takım kıyafetleri olsun, spor kıyafetleri olsun hepsi çok zevkli seçilmiş, ee oğlumuz yakışıklı ve boylu poslu da ne giyse yakışıyor. hele giydiği gri bir palto vardı ki kırk yıl düşünsem bir erkeğe böyle bir paltonun bu kadar yakışacağı aklıma bile gelmezdi.

ilk mimimin sonuna gelirken bu yazımdan öğrendiklerime şöyle bir göz atalım: kadın karakterleri beğenmiyorum, bir erkeğin giyimi benim için çok önemli, esas oğlanlardan çok 2.adamları beğeniyorum, koreli erkekler japon erkeklerinden daha yakışıklı 🙂

じゃまたね。

Yazı kategorisi: karışık, müzik

亀ちゃんまってください

dün gece tam uyumak üzereyken ‘takip ettiğim bloglara bir bakayım!’ dedim ve darkangel‘ın sitesinden kat-tun’un 2012 yılı konser programının açıklandığını öğrendim. kat-tun live tour 2012 chain isimli bu konserler dizisinde toplamda 12 şehirde 23 konser verecekler. tabii ki ilk yaptığım tarihlerine bakmak oldu. mart ayının sonunda bir aksilik  (bunu kelimeyi neden kullandığımı biraz sonra açıklayacağım) olmazsa japonya’ya gitmeyi planlıyorum. bu tarihleri seçmemim sebebi ise anime fuarına gitmek, sakura çiçekleri dökülürken altında piknik yapmak (hanami) ve şimdi de kat-tun konserine gitmek. benim orada olmayı planladığım tarihlerde olacak konserlerin yerlerine baktım şöyle:

  1. nagano big hat – 26.03.2012 – 27.03.2012
  2. hokkaido ritsu sogo athletic center – 30.03.2012 – 31.03.2012
  3. marine messe fukuoka – 06.04.2012 – 07.04.2012
  4. hiroshima green arena – 13.04.2012 – 14.04.2012

bunların içerisinde hokkaido’daki hariç diğer 3’üne gidebilirim gibi duruyor. tokyo dome’da verecekleri konserde ise türkiye’ye dönmüş olacağım muhtemelen. tabii beni aldı bir heyecan dün gece plan yapmaktan zor uyudum, sabah hemen ablamı ve özlem’i arayıp müjdeli haberi verdim. özlem de benimle japonya’ya gelmeyi planlıyor ve ilk söylediği şey ‘ben o gece için kendime başka bir plan yapayım!’ oldu. çünkü benim kat-tun konseri fantezilerimi bilen 2 kişiden biri o. fantezilerime gelecek olursak içinde benim japon kızları gibi çığlık atmam, kamechan’ı görünce bayılmam, yüzümü türk bayrağı şeklinde boyamam, kendimi sahneye bağlamam gibi bir sürü bunları gerçekten yapıp yapmayacağıma emin olamayacağız şeyler var.

şimdi ‘nasıl bilet bulabilirim?’ derdi sardı beni. miwako ocak ayında japonya’ya geri dönecek. ondan zaten anime fuarı bileti alması için söz almıştım, acaba kat-tun konser bileti de istesem çok mu ayıp olur bilemiyorum. zaten anime fuarı için bilet almasını isterken kendimi yeterince kötü hissetmiştim. bu durum miwako’nun karakterinden ziyade, benim insanlardan kendim için bir şey isteme konusundaki problemimden kaynaklanıyor. kız kardeşimden isteyebilirim ama o da japonya’dan döneli zaten 3 hafta oldu bir daha ne zaman gider bilmiyorum. gitse bile konser bileti satan yeri bulabilir mi onu da bilmiyorum. kız kardeşimin japonya anlayışı bana okuyabilmem için en az 3 sene geçmesi gereken dergiler getirmek ve yine okuyamadığım özlü sözlerle dolu duvara asılacak yazılardan getirmekten ibaret olduğu için bu konuda çok umutlu değilim. ama son gittiğinde bana çocuklar için olan kitaplardan getirtmeyi başardım, her ne kadar onları da tam olarak anlayamasam da en azından okuyabiliyorum.

şimdi ise ablamın ‘konser için çok heyecan yapma, umutlanma!’ demesinin sebebi olan japonya macerası silsilesinden bahsetmek istiyorum. ocak ayında japonya’daki bir dil okulunda bir ay eğitim almaya karar verdim. kendime uygun bir okul buldum, kalacak yerimi ayarladım, biletimi aldım, işyerinden iznimi aldım ve gideceğim tarihi beklemeye başladım. bu sırada japonya’da deprem, tsunami, nükleer sızıntı tehlikesi gibi bir sürü olaylar oldu. japonya heyecanımı yakından paylaşan iş arkadaşlarım artık japonya başbakanı’nın istifa etmesinden bile beni sorumlu tutmaya başlamışlardı düşünün artık. açıkçası depren ve tsunamiden korkmuyorum, sonuçta doğal felakettir, insanın ne zaman nerede başına geleceğini bilemezsin. ama nükleer sızıntıyı duyunca babam kesinlikle gitmeme izin vermedi ve babamın izni olmadan yaptığın her hareketin cezasını 10 katı fazlasıyla çeken biri olarak gitmekten vazgeçtim, onun yerine güney kore’ye gittim. orayı da çok sevdim ayrı tartışma konusu da kız kardeşim ‘eğer güney kore’ye bayıldıysan japonya’dan dönmek istemeyeceksin!’ diyerek isteğimi 10’a katlamasaydı daha iyi olurdu sanki 🙂 yine güney kore’deyken japonya’ya gitmeye çalıştım ama seul-tokyo uçak biletleri o kadar pahalıydı ki türkiye’ye dönüp japonya’ya gitsem daha ekonomik olacaktı benim için. 1,5 saat süren yolun uçak bileti için benden 400 euro istediler duyduklarıma inanamadım. gemiyle gidebilirdim ama o da uzun sürüyordu o kadar vaktim yoktu çünkü dönüş biletim seul’dendi. gidip dönmem imkansızdı.

neyse umutluyum, inançlıyım, kararlıyım o konser biletini almayı bir şekilde başaracağım, japonya’ya da gideceğim ve döndüğümde bloguma yazacağım bu da böyle biline. bekle beni kamechan.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: k-drama

man of honor – glory jane – youngkwangeui jaein

みんなさんこんにちわ。

kafamı kaşıyacak zamanı zor bulduğum bir haftadan sonra uykuyla uyanıklık arasındaki dönemde izlemeye başladığım bir diziden bahsetmek istiyorum. dizinin yayımlanması henüz bitmedi ama yeni keşfim lee jang woo hatırına bu postu yazmaya karar verdim. hadi bakalım.

man of honor, 12 ekim 2011 tarihinde (aa doğum günümde) yayımlanmaya başlayan bir kore draması. başrollerinde chun jung myung (kim young kwang) , park min young (yoon jae in) ve lee jang woo (seo in woo) yer alıyor. hikayesi her zamanki gibi biraz karışık, iyiler-kötüler-ezikler-sırlar-aşklar-fesatlıklar arasında geçip gidiyor. yoon jae in, 9 yaşındayken babasını  bir trafik kazası sonucu kaybeder. annesi de bu haberi alınca hastaneye giderken trafik kazası geçirip komaya girer. kendisi ise hafızasını kaybedip kaybolur. babasının öldüğü kazada arabada kim young kwang’ın babası olan şoförü ve seo in woo’nun babası olan ortağı da vardır. seo in woo’nun babası ‘hazır adam öldü, kadın komada, kız da kayıp oh ne güzel!’ diyerek şirketin başına geçer. bu sırada kız bulunur. kız hafızasını kaybettiği için şoföre onun ismini kayıtlardan silerek başına bela olmayacak bir şekilde ortadan kaldırmasını söyler. şoför amca da vicdan yapar, kızın adını değiştirmez ve onu bir yetimhaneye verir. aradan 17 yıl geçer. olaylar gelişir.

kızımız hemşire olmuştur ve hemşire olduğu hastaneye kimler hasta olarak gelir bilin bakalım. tabii ki kim young kwang ve seo in woo. iki delikanlımız büyüyüp genç birer delikanlı olmuşlar ve beysbol oyuncusu iki düşmandırlar ve kime aşık olurlar bilin bakalım. güzel hemşire kızımıza tabii ki. ama bir sorun vardır kim young kwang kızı kardeşi zannetmektedir. seo in woo hırçın ve kötü olmasına rağmen zekidir ve kızın kim olduğunu keşfetmiştir.

ben kim young kwang karakterini hiç sevmedim. iyi bir insan olabilir, ilk başta kızı ailesine koşulsuz kabul etmiş olabilir ama sanırım oyuncudan kaynaklı çok zorlama geldi hareketleri. bir de kız aileye aniden girmiş olsa bile kardeşin o senin ya, kardeşin olduğunu zannetmeden önce kızı tanıyor olsan bile hakkında duygusal bir şeyler besleyemezsin bu kadar net yani. aşk konularında geniş bir insanımdır, hatta daikichi ve rin’in evlenme kararı almasını bile normal karşıladım ama üvey de olsa kardeşin ya. neyse, yoon jae in karakterine gelelim. bu kızcağızın oynadığı karakteri çok sevdim. hali, hareketleri, duruşu, gülüşü her şeyi çok güzel. park min young, lee min ho ile çıkmaya başlayınca ufak bir şok yaşamıştım ama kıza bakınca anlıyorum ki kızın büyüsüne kapılmamak imkansız. karakterin başarılı olmasının bir sebebi de park min young’un oyunculuğu tabii ki. kız ağladıkça benim ağlayasım geldi. başına gelen her şeye rağmen düşmemesi, sürekli ayakta kalmak için bir yol bulması çok takdir edilesi. zaten güçlü kadın karakterlere bayılırım, bu kızcağız oynayınca böyle bir karakteri kaymaklı ekmek kadayıfı olmuş.

seo in woo karakterine gelecek olursak, uzun zamandır bu kadar içselleştirdiğim bir karakter izlememiştim. çok agresif, hırçın ve saldırgan olsa da aslında pırlanta gibi kalbi var. herkesin acılarıyla, üzüntüleriyle başa çıkma yöntemi aynı değildir. bazılarımız bunun üstesinden paylaşarak gelmeye çalışır, bazıları içine atarak. içine atma yöntemini seçmenin başlıca sebebi de etrafında paylaşacak kimse olmamasıdır. herkes, her zaman bir dost bulacak kadar şanslı değil. eminim bu çocuk çok farklı bir çevrede büyüseydi, kalbini açabileceği insanlar etrafında olsaydı bambaşka bir insan olurdu. so in woo’nun yaptıklarını onaylamasam da onun neden böyle davrandığını anlayabiliyorum. senaristlere kocaman bir aferin süper bir karakter yaratmışlar. yazmaya çalıştığım senaryonun öyküsüne bu karakterden esinlenerek bir karakter eklemeye karar verdim, o kadar beğendim yani. bu karakteri oynayan lee jang woo’ya gelecek olursak, ne tatlı bir çocuktur bu böyle. saçları, bakışları, duruşu, kıyafetleri hepsi süper. hani derler ya allah özene bezene yaratmış aynen öyle. gerçi güney kore’de bu cümleyi kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum çünkü bizim burada nasıl her mahallede kuaför varsa, aynı sıklıkta orada estetik merkezleri var. herkes kendini tekrar yaratıyor, değişik tabi. belki bu çocuk da yeniden yaratılmış olabilir ama öyleyse bile yapan da güzel yapmış diyerek estetik konusunu kapatayım.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

paradise kiss – パラダイス・キス

paradise kiss, ai yazawa’nın aynı isimli mangasından uyarlanan bir film, aynı zamanda dizideki karakterlerin yarattığı giyim markasının adı. internet üzerinden manga okumayı sevmediğim için animesini seyretmiştim. yukari hayasaka (keiko kitagawa) başarı obsesifi annesi yüzünden hayatını yarış atı gibi yaşayan bir lise öğrencisidir. sınıfın yakışıklısı tokumori (yusuke mamamoto)’den hoşlanmaktadır. bir gün yolda yürürken mezuniyet defilesi için kıyafetlerini taşıyacak manken arayan bir grup sanat okulu öğrencisi ile tanışır. böylece içinde george (osamu mukai), isabella (shunji igarashi), arashi (kento kaku) ve miwako (aya osama)’nın yer aldığı yeni bir dünyaya adım atar ve hayatta ne istediğini sorgulamaya başlar.

ai yazawa, aynı zamanda nana’nın da mangakası, dolayısıyla kendisine saygım sonsuz ancak her ne kadar başarılı bulsam da bu seriyi nana’yı sevdiğim kadar sevemedim. filmini ise yamapi’nin ex’i çemçük ağızlı keiko kitagawa’ya rağmen osamu mukai hatırına seyretmeye karar verdim. bu çocuğun da bayağı hayranı var aslında ama benim ısınamadığım bir şey var, ne olduğunu da tam olarak bilemiyorum. hele bizim canımız cool tavırlarına hasta olduğumuz george’umuzu şapşal bir aşık gibi oynamış ya ağzıyla kuş tutsa yaranamaz şimdi bana. karakterin 10’da birini bile filme yansıtamamış. her ne kadar oynadığı arashi karakterinin animedeki arashi karakteriyle uzaktan yakından ilgisi olmasa da bu filmde keşfettiğim kento kaku’ya ise bayıldım.  aralık ayında yayımlanacak ranma 1/2’de ranma rolünde oynayacakmış hemen izlenecekler listesine yazdım. oyuncuları çıkarırsak, mekanlar, hikaye anlatımı güzeldi. hele atölyelerine bayıldım. hiç beğenmediğim alternatif sonuna rağmen izlerken keyif alınabilecek seyret-unut filmlerden. manga ya da animesine hastaysanız ise aradığınızı pek bulabileceğinizi zannetmiyorum.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: müzik

gackt – ごめんね。

genç kızların sevgilisi, nice canları japon hayranı yapmış, bilinmeyen zamanların bilenen yakışıklısı gackt süper bir fan service olayına el atarak şu açıklamayı yapmış: “i like watching girls play video games. when i watch a girl who’s good at video games, i become happy. i think that she has good reflexes and is very skillful.” yani türkçesi kendisine hayran milyonlara “bilgisayar oyunu oynarsanız benimle bir şansınız olabilir.” diyor. bu açıklamayı call of duty: modern warfare 3 tanıtımı sırasında yapmasını bir kenara bırakırsak, yatağının başucunda psp ile uyuyan, tomb raider ile büyümüş, yıllarca world of warcraft oynamış biri olarak hemen üzerime alındım tabii ki. ama gackt canım benim, iyisin hoşsun güzelsin ama tipim değilsin. tamam yiğidi öldür hakkını yeme kategorisinden iyi müzik yaptığını bile iddia edebilirim ama nice karakterlere ilham vermiş o “ben farklıyım!” havasındaki mistik tavırlar ve mavi lenslerinle önümde diz çöksen düşünürüm yani: ごめんね。

じゃまたね。