Yazı kategorisi: k-drama

49 days / 49 gün

49 gün, 2011 yılı başlarında yayımlanmış 20 bölümlük bir k-drama. başrollerinde lee yo won (song yi kyung), nam gyu ri (shin ji hyun), jo hyun jae (han kang), bae soo bin (kang min ho), seo ji hye (shin in jung) ve jung il woo (ruh bekçisi / song yi soo) yer alıyor. shin ji hyun, bir eli yağda öbür eli balda büyümüş, neşeli, saflık derecesinde iyi kalpli bir genç kızdır. kaderin kendisini birleştirdiği kang min ho ile evlenmek üzeredir. kankisi shin in jung’a nedime elbisesi göstermek için yola çıkmışken, song yi kyung’un kendini öldürmeye çalışması yüzünden gerçekleşen bir trafik kazasında komaya girer. bu sırada karşısına bir ruh bekçisi çıkar ve ona yanlışlıkla ölmek üzere olduğunu, eğer kabul ederse hayata geri dönebileceğini, etmezse asansöre binip öbür tarafa geçebileceğini söyler. geri dönebilmesinin şartı ise 49 gün içerisinde kendisi için dökülen 3 saf gözyaşı toplamaktır. ailesinden gelen gözyaşları kabul edilmemektedir. shin ji hyun bunu hemen kabul eder çünkü kendisini seven onlarca insan vardır. 3 saf gözyaşını çantada keklik görür. bunu yapabilmesi için gece çalışıp gündüz uyuyan song yi kung’un bedenini kullanmaya başlar ve para kazanabilmek için lise arkadaşı olan han kang’ın restorantında çalışmaya başlar. ama işler hiç de beklediği gibi gelişmez.

shin ji hyun karakterine başlarda pek ısınamadım. birinci sebebi kızın her tarafının estetik olduğu çok belli oluyordu ve resmen estetikten mimikleri kaybolmuştu, ikincisi ise saflık derecesinde iyi olması çok sinir bozucuydu. tamam iyi olmak iyi bir şey olabilir ama iyilik ile enayilik arasındaki sınır da çok ince, insan bu kadar da kör olmaz ki. neyse sonlara doğru bayağı olgunlaştı da biraz rahatladım. eh ne de olsa deneyimler insanı olgunlaştırır ve deneyim denen şey de hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir. keşke bu kazıkları kazadan önce yeseydi de bambaşka bir hayatı olsaydı ama hayat adil değil işte. bu arada kaza sırasında üzerindeki elbiseye bayıldım, tıpkısının aynısından ben de istiyorum bir tane 🙂

song yi kyung karakteri de ilginçti. yani bir insan sevdiği birinin ölümünün ardından 5 sene yas tutabilir mi? bana çok mantıklı gelmedi. tamam o kişiyi ailesi gibi görüyordu ve öldüğü zaman da aralarında çözümlenememiş bir sürü olay vardı ama bu durumu aşamasa da kabullenebilir insan gibi geliyor bana. deneyimlemediğim bir şey büyük konuşmak doğru olmaz tabii. neyse sonunda kafasındaki soru işaretlerinin hepsi temizlendi de hep beraber rahatladık.

hang kang ise dizideki beyaz atlı prensimiz. zengin, yakışıklı, akıllı. her diziye lazım böyle bir karakter. ama hang kang’lar çoğalsaydı diziler bırak 16 bölümü 6 bölüm bile süremezdi. her olayı o çözdü sağolsun. shin ji hyun ile song yi kung’un arasındaki bağı bile o buldu aferin. ablam sağolsun ben de bunu önceden öğrenmiştim de çok şaşırmıştım. ben hang kang ile song yi kung’un kardeş çıkacağını bekliyordum. yeri gelmişken bu rolde oynayan jo hyun jae’e koreli erkeklerin kürdan bacaklara sahip olmadan da yakışıklı olunabileceğini gösterdiği için teşekkürü borç bilirim 🙂

kang min ho ve shin in jung ikilisi ise evlat olsa bağra basılmaz yani. 20 bölüm boyunca onları anlamaya çalıştım, empati kurmaya çalıştım ama yok yani yok. fakir bir ailede doğmak, zor şartlar altında yetişmek utanılacak bir şey değildir. herkes ağzında gümüş kaşıkla doğmuyor. ben bugün etrafıma baktığımda çoğunluğun benim gibi gelir durumu iyi olmayan ailelerden geldiğini görüyorum. ama herkes çalışmış, çabalamış, hayatta iyi bir yerlere gelmek için uğraşmış ve bunun için de kimseyi suçlamamış. doğmadan önce doldurduğumuz bir form yok bildiğim kadarıyla üzerinde “zengin bir ailede doğmak istiyorum.” ya da “güzel / yakışıklı olmak istiyorum.” gibi seçenekleri olan. varsa da sanırım ben kaydırma yapmışım 😛 nankörlük bunların yaptıkları. sadece shin ji hyun ve ailesine karşı bir nankörlük değil bu hayata karşı, kendi ailelerine karşı en önemlisi kendilerine karşı bir nankörlük. hadi kang min ho bir şekilde cezasını çekti de shin in jung’un bütün yaptıkları yanına kar kaldı. bak yine sinirlendim 😛

ruh bekçimiz ise çok tatlıydı. hafızası yerine gelene kadar olan bölümlerde çok eğlendim. kıyafetleri, hareketleri, süper telefon melodileri, sürekli bir çemkirmesi ile tam bir tatlı serseri iken hafızasına kavuşunca bildiğin maço erkek oldu ya… neyse tamam ben bir şey demiyorum 😀 ama minik tatlı ruh bekçimizi bile ağlattılar, gözyaşları sel oldu, kıyamam. hatta nasıl öldüğü gösterdikleri bölümde benim bile gözlerim doldu 😦

bu diziyi gülsümsan’la birlikte seyrettik. kendisi son bölümlerde o kadar çok ağladı ki sürekli yanımızda kağıt mendil tutmak zorunda kaldık 🙂 tabii birlikte seyredebileceğimiz zamanlar kısıtlı olduğu için sanırım biz de diziyi ancak 49 günde bitirebildik. neyse geç olsun güç olmasın. ben sonuna bayağı bozuldum açıkçası, çok gücüme gitti. o sebepten biraz sitemkar yazmış olabilirim, azıcık idare edin 🙂

izleyenin önemli notu: panik yapmaya gerek yok, dünyaya kazık atmadık hepimiz öleceğiz.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

bleach 361 – ichigo’nun çaresizliği

hayatta yaşamak istemediğim, yaşadığın zaman insanı nasıl bitirdiğini bildiğim bir duygu çaresizlik. hele bu çaresizliğin kökeni yanlış anlaşılmalara ve kendini ifade edememeye dayanıyorsa insanın ömründen ömür götürür. yıllar önce kendimden çok sevdiğim bir insanın bana karşı olan yanlış anlamalarını ağzımla kuş tutmama rağmen düzeltememiştim ya hala bazen aklıma geldikçe içim burkulur.

neyse benim asıl bahsetmek istediğim tam kendisinden umudu kesmek üzereyken son bir kaç bölümdür coşan bleach. açıkçası ben bu fullbring arc’ını çok sevdim. takip edenlerin bileceği gibi aizen’i durdurmak uğruna ichigo bütün güçlerini kaybetmişti. bu sırada sahip oldukları fullbring olarak adlandırdıkları gücü nesneler aracılığı ile aktarabilen bir grupla eğitime başlayıp çok kısa sürede shinigami-fullbring karışımı güçlerine kavuşmuştu. bu kısmı tam kavrayamayanlar için basitçe şöyle diyeyim; ichigo, fullbring ile shinigami güçlerini şarj ediyor 😀 güçlerinin en üst seviyesine ulaşınca da “yaşasın, artık bütün sevdiklerimi koruyabileceğim!” diye sevinirken bütün sevdiklerinin (kardeşleri, silah arkadaşları, okul arkadaşları) tsukishima tarafından kesildiğini, yani anılarının arasına tsukishima’nın yerleştirildiğini öğrenmişti.

361. bölüm bleach tarihi boyunca izlediğim en iyi bölümlerden biriydi. zaten yeni arcla beraber değişen çizimleri de çok beğeniyorum iyice gaza geldim. sevdiklerinin kendisine karşı düşmanca tavırlarıyla şokta olan ichigo bir de ginjo’nun ihanetini öğrenince nasıl yere kapanıp hıçkıra hıçkıra ağladı kıyamam. hele sırtında kılıcı hissedip arkasını dönünce urahara ve babasını görünce “sen de mi brütüs!” bakışları beni mahvetti. neyse sonradan öğreniyoruz ki arkasındaki rukia’ymış ve reiatsu kılıcı yapmışlar güçlerini birleştirip. böylece ichigo’ya güçlerini geri vermeye çalışıyorlarmış. ginjo ve tsukishima durumla dalga geçerken soul society’den esas adamlarımız da sahnede görününce sevincimden üç takla attım olduğum yerde 😀 bölüm sonunda ise ichigo öyle bir berserk moda geçti ki gökyüzünü bile kesti inanmazsın 😛 ben bu halini çok beğendim, hele dövmelerinin hastası oldum.

net.te okuduğuma göre mangası son arc’a girmiş. animesi ise bu arc’tan sonra bitecekmiş. uzun yıllar süren dostluğumuz yakında son erecek gibi görünüyor. özleyeceğiz seni ichigo canım benim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama, k-drama, müzik, mim

mim: haremin sultanları

みなさんこんにちわ。

sağolsun sağbeyin beni mimlemiş bir kaç gün önce. ben de düşünüp duruyordum kara kara kimleri yazacağımı. sonra harem kuramayacağıma karar verdim, çünkü bildiğiniz gibi ben alıcı değil bakıcıyım 😀 sonra gözümün önünde dolansa hoşuma gidecek kişileri düşündüm ve topu topu 5 kişilik bir liste oluşturabildim. ama olsun az veren candan çok veren maldan 😀 hadi bakalım başlayalım.

gd / g dragon

bu çocuğu hakkaten çok seviyorum. kendisinden “güney kore’deki oğlum” diye bahsediyorum. hem yetenekli, hem sempatik, hem de çok güzel giyindiği yetmiyormuş gibi ne giyse de yakışıyor. yüzüklerinin ve küpelerinin ayrıca hastasıyım. haremin haylaz erkeği.

kamenashi kazuya

her halde onu ne kadar sevdiğimi de bilmeyen kalmadı. konserine gidip canlı izlemek için çok uğraştım ama kısmet değilmiş. belki yolda yürürken karşılaşırız 😛 kamechan da çok çalışkan ve akıllı biri. her zaman doğru yerde, doğru zamanda, doğru işler yapıyor. ondan da “japonya’daki oğlum” diye bahsediyorum 🙂 haremin sorumluluk sahibi en büyük erkeği.

yamapi / yamashita tomohisa

yamapi objektif gözle bakacak olursam gerçekten çok yakışıklı biri ama kendisini mütemadiyen soğuk ve ukala bulurum. son zamanlarda ise -sanırım biraz büyümeye başladı- yaptıkları için kendisini çok takdir ediyorum. bana göre doğru ya da yanlış inandığı bir yol var ve orada sağlam adımlarla ilerliyor. haremin afili erkeği.

t.o.p

bu çocuğu da son zamanlarda beğenmeye başladım. ilk beğenmeye başlamam sanırım lise fotoğraflarını gördükten sonra oldu. bir insan nasıl bu kadar değişebilir inanamadım ve kendisini çok takdir ettim. tip olarak benim yakışıklı kavramımın dışında ama çekici bir erkek. biraz giyim kuşam konusunda gd’den tavsiye alsa iyi olur. haremin seksi erkeği.

lee joon ki

askerliğini de bitirmişken kendisinden çocuk diye bahsetmek sanırım pek doğru olmaz 😀 lee joon ki yakışıklı bir erkek değil bana göre ama güldüğü zaman resmen ifadesi değişiyor. o gülünce benim de gülesim geliyor 😀 aynı zamanda iyi bir oyuncu ve izlediğim bütün film ve dizilerinde “burada olmamış!” dediğim bir oyunculuğu olmadı. bana çok samimi, içten ve güvenilir geliyor. haremin evlenilecek erkeği.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: japonca

jlpt N5 – やっぱり

みなさん、こんばんわ。今日はとても楽しいです。日本語能力認定書を貰いました。

daha önce bahsetmiştim, 24 aralık’ta jlpt N5 sınavına girdim. bugün sertifikam elime ulaştı, geçmişim 🙂 sınav sonuçlarım süper değil ama beklediğim gibi 😀 kelime bilgisi ve gramer 59 / 120, dinleme 39 / 60, ortalama 98 / 180.  kelime bilgisi ve gramerden en az 38, dinlemeden de en az 19 puan almam gerekiyordu. ortalamanın ise en az 80 olması gerekiyordu. kelime bilgim A, dinlemem A iken (cevapların %67’sinden fazlası doğru), gramerim B (cevapların %34’ü ile %66’sı arası doğru). zaten sınavdan çıktığımda “kalırsam gramer yüzünden kalırım.” demiştim ama beni kurtarmaya yetmiş. dinleme puanımın yüksek oluşunun en önemli sebebi ise izlediğim anime ve doramalardır. ayrıca kat-tun grubuna buradan özel bir teşekkür etmeyi borç bilirim 😀 bu sene gramer konusunda daha çok çalışmam gerekiyor bunun için yeni bir yol keşfettim müsait olduğumda bloguma yazacağım.

bu belgenin uluslararası geçerliliği var yani bir çeşit japon toefl’ı 🙂 5 seviyeden oluşuyor ve N1 artık anadili gibi japonca biliyor demek. önümüzdeki 5 sene içerisinde bu seviyeye ulaşmaya çalışacağım. adım adım, birden olmaz değil mi 😀

N5 sınavı temel japoncayı kısmen anlama yeteneğini ölçüyor. sertifika ise “hiragana, katagana ve temel kanji ile basit ifadeleri okuyabilir ve anlayabilir, günlük hayattaki ve sınıftaki konuşmaları dinleyip, kısa ve yavaş konuşarak kendini ifade edebilir.” anlamına geliyor. benimle japonya’ya gelecek arkadaşların bu konuyu göz önünde bulundurmalarını rica ederim. öyle her gördüğünüz kanjiyi bana gösterip “bu ne, bu ne ?” diye sormayın 😛

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi, karışık

güney kore seyahatim – 3

みんなさんこんばんわ。こんばんねむれないですからこのきじをかきたいです。どぞよろしくおねがいします。

eğer hayat bana süper bir şaka yapmazsa 1 nisan’da japonya’da olacağım ama hala güney kore yazı serimi bitiremedim. zaten anlatacaklarımın çoğundan önceki yazılarımda bahsetmiştim. bu yazımda ise tarihi ve turistik yerlerden kısaca bahsetmek istiyorum. saraylara ve sarayların içerisindeki müze ve özel bölümlere girmek için ayrı ayrı ücret vermeniz gerekiyor.  sarayların dışında girdiğim bütün müzeler ise ücretsizdi. ücretli kısımlar için çoklu bilet sistemi yapmışlar. hepsine girmek istiyorsanız bu biletten almak daha ekonomik. şimdi fiyatları tam hatırlamıyorum ama o zaman hesapladığımda sadece 2 saray için ayrı ayrı ödeyeceğim ücretle 7 farklı yere girebiliyordum. hem sürekli bilet kuyruğu da beklememiş oluyorsunuz. bütün girdiğim yerlerde hem ingilizce hem de japonca rehberler eşliğinde turlara katılabiliyorsunuz. ancak saatleri var ona göre ayarlamak lazım çünkü saat araları çok fazla. benim katıldığım ingilizce konuşan rehberli grup 15 kişi kadarken japonca konuşulanlı grup 40 kişiydi. hatta grup doldu diye daha almadılar 🙂 secret garden hariç her yeri rehbersiz de gezebilirsiniz. secret garden biraz dolambaçlı ve büyük olduğu için sanırım insanlar kaybolmasın diye rehbersiz girişi yasaklamışlar 🙂 aldığım broşürlerin de yardımıyla buraları tanıtmaya başlayayım.

kraliyet sarayları (royal palaces):  joseon döneminde seul başkent olduğu için buradaki saraylar bu kültürün izlerini taşıyor. 5 tane ana saray var. bunlar: gyeongbok, changdeok, changgyeong, deoksu ve gyeonghui. jongmyo tapınağı da bu alanda yer alıyor ve changdeok sarayı ile birlikte UNESCO dünya mirası listesinde. gyeongbok sarayı en eskisi ve en büyüğü. gyeongbok göz kamaştırıcı mutluluk anlamına geliyormuş şimdi okurken öğrendim 🙂 changdeok sarayı, 1592-98 yılları arasında japon istilası sırasında yerle bir olmuş sarayların içerisinde savaştan sonra ilk yeniden inşaa edileni. ana saray tekrar yapılana kadar -ki bu 19.yy’a kadar sürmüş- burası ana saray olmuş. secret garden’ın bu sarayın bahçesi olması etkisiyle benim en çok beğendiğim de buydu zaten 🙂 changgyeong sarayı, dul kraliçelerin ve çocuklarının yaşaması için sonradan eklenmiş. dolayısıyla kral kim olacak entrikaların hepsi bu sarayda dönmüş 🙂 deoksu sarayı’nı ise kraliyet ailesi evleri olarak kullanıyorlarmış. benim dikkatimi çeken sarayların ve diğer yapıların hepsinin çok sade olduğuydu. hiç bir abartı ve lüks yoktu. süslemeler, boyamalar, ahşap süslemeleri bile doğayla uyum içinde ve hiç gözü rahatsız etmeyen bir ihtişamdaydı.

gizli bahçe (secret garden): burası benim güney kore’de en çok sevdiğim yer. turist rehberinin anlattığına göre kralın yüzlerce kişiyle birlikte at arabası ile tatile gitmesi zor ve masraflı olacağı ayrıca uzun süreceği için böyle bir dinlenme yeri inşaa etmişler. valla benim de böyle bahçem olsan sokağa adımımı bile atmam 🙂 sadece bahçe saray alanının %60’ını oluşturuyor ve tur süresi 1 saat 40 dakika düşünün artık. dinlenme alanı olarak kullandıkları gibi, askeri eğitimleri ve eğlencelerini de burada yaparlarmış.

kore milli halk müzesi (national folk museum of korea): bu müze gyeongbokgung sarayının içerisinde yer alıyor. başlıca 3 bölümde kore yaşamı hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. 1.bölüm korelilerin tarihi, 2.bölüm korelilerin yaşam tarzı, 3.bölüm korelilerin yaşam döngüsü. 1.bölümde prehistoric dönemden günümüze kadar korelilerin günlük yaşamları kültürel ve tarihi bir bakışla anlatılıyor. 2.bölümde dört mevsim boyunca korelilerin yaptıkları tarımsal faaliyetler anlatılıyor. 3.bölümde doğumdan ölüme kadar korelilerin yaşadıkları anlatılıyor. mesela bir koreli doğduğunda-evlenirken ve öldüğünde neler yapılır, nasıl eğitim alırlar gibi.  buranın bahçesinde ayrıca bir açık hava müzesi de var. korelilerin yaşadıkları binalar, alışveriş yaptıkları dükkanlar, evlerinin bahçesine diktikleri totemler falan sembolize edilmiş. 1900 yılların ilk yıllarının seul’ünden bir sokak yapmışlar ki buna da bayıldım çok nostaljikti. bir de bu müzenin içerisinde gönüllü rehberler vardı korece ismimi yazmışlardı ama kız bayağı zorlandı, hatta sanırım yazamadı 🙂

kore milli saray müzesi (national palace of korea): burası da saraylardaki kıymetli eşyaların sergilendiği 3 katlı bir müze. kraliyet ailesine ait mücevherler, kıyafetler, semboller, mühürler, tahtlar, arabaların yanı sıra bilim, sanat ve mimarlığa ait bir çok objeyi de burada görmek mümkün. buranın en ilginç yanı içerisinde bir su saatinin olmasıydı. hayatımda ilk defa su saati gördüm. hatta böyle bir şey olduğunu bilmiyordum bile. çalışmasını seyretmek çok eğlenceliydi 🙂 fotoğrafını çekmemişim ama self-striking water clock diye aratırsanız google yardım eder size.

şaşı bak şaşır müzesi (the trick eye museum): buranın tarihi herhangi bir anlamı yok sadece kaldığım yerin arka sokağındaydı ve ben heartstrings dizisinde burayı görüp bayılmıştım. ilk başta gidip gitmemekte tereddüt etmiştim çünkü mutlaka fotoğraf çekilmesi gereken bir yer ve ben tek başımayım. bundan bahsederken kaldığım yerin sahibi bana tek başıma gidebileceğimi çünkü içeride fotoğraf çeken görevliler olduğunu söyledi. aslında süper mantıklı çünkü 2 kişi bile gitsen birlikte fotoğraf çektirmek isteyebilirsin değil mi 🙂 burada duvarları 3 boyutlu görünecek şekilde boyamışlar ve önünde durduğunda resmin içinde gibi duruyorsun. ilginç bir yerdi. göz yanılsaması yapan asimetrik odaları da vardı ama böyle şeyler benim midemi bulandırıp başımı döndürdüğü için girmedim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: müzik

lead – geç olsun güç olmasın

gün geçmiyor ki japonya ve japonlar hakkında yeni bir şeyler keşfetmeyeyim. bu keşiflerim japonya’ya gitmezse ölecek hastalığımı depreştirmekten başka bir işe yaramıyor ya neyse az kaldı. zannedersem ki 2 hafta kalıp 2 yıl anlatırım artık ahahaha.

lead; hiroki nakadoi, shinya taniuchi, keita furuya ve akira kagimoto’dan oluşan 2002 yılında kurulmuş osaka sokaklarında şarkı söylerken keşfedilmiş bir grup 🙂 japonya’da pek popüler olamamışlar ama neden anlamadım açıkçası. çok eğlenceli şarkıları var, sesleri ortalamanın üzerinde, yakışıklılar ve eğlenceliler. hele şu ellerinin üzerinde dans eden çocuğa ayrıca hayranım yani 🙂 hadi bakalım, izleyelim öğrenelim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: k-drama, sinema

you’re my pet

evet yine bir film tanıtımı ile karşınızdayım. 2011 yılı kasım ayında yayımlanan bu filmin başrollerinde genç kızların beyaz atlı prensi jang geun seok ve bir önceki postumda tanıttığım almost love’da da başrolde yer alan kim ha neul yer alıyor. tabii kızımız yıllar içerisinde büyümüş daha da güzelleşmiş. film kimi wa petto isimli mangadan uyarlama. güney koreli kardeşlerimizden önce japon kardeşlerimizde bu mangayı dizi olarak yayımlamışlardı ki bir çoğumuzun içerisinde yer alan matsumoto jun’a karşı duyulan sempati ve hoşgörünün temelleri bu dizi ile atılmıştır. matsuyama kenichi ile evlendiği yetmezmiş gibi bir de çocuk yapan koyuki’yi de yine bu dizi ile tanımıştık. yaklaşık 2 saatlik filmin 10 bölümlük dizinin yayından bile geçemediğini ama yine de bağımsız düşünürsek ortalamanın bayağı üzerinde olduğunu da belirtirek konuya geçeyim.

ji eun evde kalmış umutsuz iş kadınıdır. bir gün evsiz barksız kalan dansçı in ho ile tanışır. evinde evcil hayvanı gibi davranması koşuluyla ona yemek ve yatacak yer verir. bu sırada ji eun üniversitede aşık olduğu kişi ile aynı işyerinde çalışmaya başlar. aşkı, dostluğu, bağlılığı sorgulamaya başlar ve olaylar gelişir.

açıkçası jang geun seok doğal olarak bayağı sempatik biri, dolayısıyla kendini kasarak daha da sempatik olmaya çalışmasına hiç gerek yok. kendisini kastığı için karakter biraz abartı olmuş ama çok rahatsız etmiyor. bunun dışında oyunculuklar iyiydi. ji eun karakterinin en önemli olayı olan kendine karşı bile duvar örecek kadar güçlü olması ve kimsenin önünde ağlayamaması -pet’i hariç- durumunu ise hemen hemen hiç işlememişler desem yalan olmaz. bu sebepten hikayenin büyüsüne çok fazla giremeden aynı evde yaşadıkları için birbirine yakınlaşan iki karakterin aşk hikayesini izledik. hoşça vakit geçirmek için birebir, çok büyük beklentilerle izlenmemesi gereken patlamış mısır filmi. birlikte kitap okudukları sahneye ise bayıldım, bayıldım. ne tatlı 🙂

じゃまたね。