Yazı kategorisi: anime

one piece – 236 – luffy vs usopp

bu aralar deli gibi one piece seyrediyorum. aslında bu animeyi izlemeye canberk’in yoğun ısrarları üzerine yaklaşık 1 sene önce başladım ama bir türlü hikayenin içine girememiştim. hatta ilk 100 bölümü seyretmem 9 ayımı aldı o kadar yani 🙂 ama grandolayn’a girdikten sonra hikaye benim için oturmaya başladı, şimdi de severek takip ediyorum. hatta bu hafta sonu yeğenim taha’yla 2 gün boyunca one piece izledik. ikimizin de sevmediği ortak karakter usopp. ölse cenazesine gitmem o kadar yani 🙂 ilerleyen bölümlerde fikrim değişir mi bilmem ama 236. bölümde yaptıkları hiç ama hiç kabul edilebilir, affedilebilir şeyler değildi.

going merry, uzun yolculuklar ve yaşanan çetrefilli maceralar sonucu artık görevini tamamlamıştır. water7’deki gemi marangozları bu gemiyle yolculuk etmenin intihar olacağını söyleyince tüm tayfa zor olsa da going merry ile vedalaşmayı kabul eder. usopp ise kaya tarafından hediye edilen bu gemiyi bırakmak istemez, hatta luffy’ye meydan okur. luffy bu meydan okumayı kabul eder ve dövüşürler. usopp düşmanına saldırır gibi dövüşmesine rağmen yenilir, luffy şapkasını yerden alıp gemiye doğru ilerlemeden önce 「いままでたのしかった」yani “şimdiye kadar iyi eğlendik/güzel vakit geçirdik.” der. gemiye çıkmadan önce şapkasıyla gözlerini kapar, ağlamaya başlar ve 「おもい」yani “çok ağır/çok zor.”der. işte bu epik sahneden sonra one piece’in neden sıradan bir anime olmadığını bir kez daha anlarız.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: k-drama

spring waltz – içimi şişiren dizi

49 days’ten sonra izleyecek dizi arayışlarımız sonrasında gülsümsan’la bu diziye karar verdik. 2 aydan uzun bir süre önce başladığımız dizi benim japonya’ya gitmem, sonra gülsümsan’ın italya’ya gitmesi, sonra benim iş seyahatlerim yüzünden şehir dışında olmam vs. sebeplerle kavuşamamızdan kaynaklı ancak dün bitti. zaten dün bitmek zorundaydı çünkü görkemli vedasının ardından kendisini başka bir firmada çalışmak üzere yolcu ettik. kendisine buradan “ganbatte kudasai” diyor ve diziye geçiyorum.

2006 yılında yayımlanmış bu dizinin başrollerinde seo do young (lee su ho/yoon jae ha), han hyo joo (park eun young), daniel hanney (philip) ve lee so yeon (song yi na) yer alıyor. olay 15 yıl öncesinden başlıyor. lee su ho’nun babası tam bir kaybedendir. alkol, kumar, hırsızlık ne ararsan var. yine bir gün alacaklılarından kaçarken park eun young’un annesiyle yaşadığı adaya gelir ve babadan kalma eve yerleşir. sonra oğlunu orada bırakarak kaçar. bu süreçte lee su ho ve park eun young arkadaş olurlar. park eun young hasta olduğu için annesi dişini tırnağına katıp çalışıp çabalamakta ve ameliyat parasını biriktirmeye çalışmaktadır. bir süre sonra lee su ho’nun babası tekrar adaya gelir ve kızın ameliyat parasını çalıp kaçar. kızın annesi adamı bulmak için seul’e gittiğinde araba çarpar ve ölür. bu sırada hiç bir şeyden haberi olmayan kız da oppası lee su ho ile birlikte seul’e gider ve bu sırada hastalanarak hastaneye kaldırırlır. ameliyat olmazsa ölecektir. bu trajedinin ortasında lee su ho hastanede tanıştığı bir adamın çocuğu olmayı, eun young’un ameliyat parasını ödemeleri şartıyla kabul eder. adam bu teklifi oğlunun ölümünden sonra depresyona giren ve sürekli intihara teşebbüs eden karısını hayata bağlamak için yapmıştır. lee su ho, yoon jae ha olarak onlarla birlikte yurtdışına gider. bu sırada adam lee su ho’ya eun young’un ameliyatının başarısız olduğunu ve öldüğünü söyler. kendini piyano çalmaya vuran derbeder lee su ho, 15 yıl sonra yoon jae ha olarak çok ünlü bir piyanist olmuştur. derken menajeri philip, gerçek yoon jae ha’nın çocukluk aşkı song yi na, eun young ve sahte yoon jae ha’nın yolları avusturya’da karşılaşmalarıyla kesişir. bu daha sonra içimizi şişirecek trajedilerin ortaya dökülmesine olur.

lee su ho/yoon jae ha bence acayip ezik bir karakter. sürekli hayatını başkalarının yönlendirmesine izin veriyor. kendi hayatının sorumluluğunu almak konusunda en ufak bir çabası/gayreti yok. yiğidi öldür hakkını yeme çok yakışıklı bir çocuk ama başka hiç bir numarası yok. hele fedakar, aşık, arkadaş canlısı, iyimser ve yapıcı karakterimiz philip’in yanında acayip sönük kalmış esas oğlan olmasına rağmen. bir de 2006 yılında ne kadar kötü giyiniyorlarmış öyle, bol paça pantolonlar, renkli kazaklar falan ıyy. altı üstü 6 yıl geçmiş ama giyim-kuşam konusunda koreliler evrimleşmiş 🙂 eun young ise saf köylü kızı. ben bu karakteri çok sevdim. o kadar ezilmesine rağmen hep ayakta kalmayı başarabilmiş, kimseye minnet etmemiş helal olsun. bir de şu ezik adama aşık olacağına philip’e aşık olsaydı 10 numara olacaktı ama o zaman da dizi olmazdı 🙂 çok ağladı kız ama yazık. o ağladıkça benim içim şişti monitör başında 😛 song yi na ise ruh hastası bir karakter. 15 yıl önce lee su ho buna “büyüyünce evleniriz!” sözü vermiş, bu hala bu sözün peşinde. ya madem o kadar meraklısıydın 15 yıldır neden arayıp sormadın. sülük gibi yapıştı çocuğa bir rahat vermedi. eun young’a da yapmadığını bırakmadı pis insan. hele yoon jae ha’nın lee su ho olduğunu öğrendikten sonra yaptıklarına ne demeli? yok “beni kandırdın!” yok “aşkıma ihanet ettin!” bilmem ne. ya çocuk sana en baştan “benden sana yar olmaz!” demedi mi? sen kendi kendine gelin-güvey oldun. ne bileyim var böyle kör insanlar ne yapacaksın.

bu arada genç kızların sevgilisi suju üyesi siwon da porsuk saçlı üvey kardeş kategorisinden ufak bir rolde dizide yer alıyor aklıma gelmişken belirteyim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

mahou shoujo madoka★magica

puella magi madoka magica 7 bölüm izleyip yarım bıraktığım animelerden birisi. 2011 yılının en çok konuşulan animelerinden biri olduğu için başlamıştım ama fazla distopik bir dünyada geçtiği için sanırım pek sevmedim. ama bu kadar bahsedildiğine göre vardır bir hikmeti diyerek bugün tamamladım ama pek bir şey göremedim. forumlardan, yorumlardan okuduğum kadarıyla bir sürü insana bir sürü şey sorgulatmış, ya biz aynı animeyi seyretmedik ya da ben anlamadım, bilemedim şimdi 🙂

hikaye klasik bir mahou shoujo animesi olarak başlıyor. madoka ve sayaka aynı okula giden kankilerdir. bir gün kyuubey isimli bir konuşabilen bir hayvanla ( ne diyeceğimi bilemedim :P) karşılaşırlar. kyuubey onlara dileklerinin gerçek olması karşılığında birer puella magi olmayı teklif eder. cadılara karşı savaşıp dünyayı kötülüklerden koruduklarını ve bunun karşılığında dileklerini gerçekleştirebileceklerine inanan bu iki arkadaştan sayaka bunu kabul eder, madoka kabul etmez ama savaşlarında sayaka’ya kendince destek olmaya çalışır. zamanla şehirde başka puella magi’ler de olduğunu farkederler ve gerçeklerle anlatılanların aslında çok farklı olduğunu… çünkü dilek ve arzuyla başlayan lanetle bitmektedir.

madoka, sevgi dolu bir ailede büyüyen iyi kalpli, kendinden daha çok başkalarını düşünen biridir. sayaka ise biraz bencil bir karakterdir. sevdiği keman çalan bir çocuk vardır, ancak geçirdiği kaza sonucu artık keman çalamayacaktır. diğer puella magi’ler ise homura ve kyouko’dur. homura okula transfer öğrenci olarak gelir. asıl amacı madoka’nın puella magi olmasına engel olmaktır. kyouko ise tsundere karakterimiz. çok yeteneklidir ve cadılardan ruh taşlarını toplamak dışında bir amacı yoktur. homura’yla hiç anlaşamazlar.

özellikle cadılarla savaştıkları zamanlardaki değişik çizim teknikleri ve sıradan başlayıp sıra dışı ilerleyen konusu ile ilginç bir anime ama yine de abartıldığını düşünüyorum 🙂

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

persona 4 the animation

bir aksilik olmazsa bu hafta sonu evde oturup bütün yarım kalmış film, dizi, anime vs. bitirmeyi planlıyorum. ilk olarak persona 4 the animation’dan başladım. bu animeyi ilk yayımlanmaya başladığı zamandan beri takip ediyorum ama son 2 bölümünü izlemek kısmet olmamıştı. bugün bitirdim 🙂 aslında konusunu falan çok sevmesem de çizim tekniklerini ve grafiklerini beğendiğim için takip ettiğim bir animeydi. hikaye ps oyununa dayandığı için sanırım göreceli olarak yavaş ilerliyordu. oyunu da oynamamış biri olarak zaman zaman sıkıcı gelebiliyor. yine de izlenilebiliritesi yüksek ama seyretmezseniz ölmezsiniz 🙂

yuu narukami, taşrada yaşayan amcasının yanında bir süre kalacak ve burada liseye gidecektir. amcası bir dedektiftir, eşi öldüğü için küçük kızı nanako ile birlikte yalnız yaşamaktadır. yuu kasabaya geldikten sonra gece yarısı tv diye bir kanalı seyreder ve bir süre sonra sadece yağmurlu havalarda bu kanalda gözüken kişilerin ertesi gün ölü olarak bulunduğunu farkeder. bu kişiler televizyonun içine hapsolmakta ve alter egoları ortaya çıkmaktadır. bu diğer kişiliğini yenmeyi başaranlar persona’ya sahip olmakta ve bununla savaşmaktadır. yuu ve zamanla okuldan edindiği arkadaşları, beraber bu gizemi çözmeye çalışırlar.

yuu, ana karakterimiz. oldukça soğuk biri, hatta bence bir yontulmaya ihtiyacı var ama iyi biri 😛 chie, arkadaş canlısı ve heyecanlı bir karakter. yosuke, grubun eğlence kaynağı, abuk sabuk fikirler hep bundan çıkıyor. yukiko, chie’nin kankisi. ailesine ait motelde çalışıyor. çekingen ve utangaç bir karakter. kanji kaba ve biraz manyak. zaman zaman serseriye bağlıyor ama genelde yumuşak kalpli biri. rise, aslında çok ünlü biri. biraz kafasını dinlemek ve ne istediğini bulmak için kasabaya geliyor. naoto, genç dedektifimiz. cinayetleri çözmek için kasabaya geliyor ve yuu tayfasıyla kanki oluyor. kuma ise televizyonun içinde yaşayan bir gölge aslında. ama ekibe yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. nanako ile birlikte en sevdiğim karakter diyebiliriz, çok tatlı.

hayatta başarılı olanlar… “yetenek” denen sihirli biletle doğmuş olanlardır. bunu fark ettiğinde, hayatında kalan tek şey umutsuzluktur.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: müzik

junsu – tarantallegra / yukarıdakiler – aşağıdakiler

aslında jyj üçlüsünü takdir etsem de kendileriyle pek aram yoktur. hele junsu’yu pek bir soğuk bulurum. ama bu klibi izlediğimden beri varoluşumu sorguluyorum. koreografi, kıyafetler, mekanlar, saç-baş vs… gördüğüm şey bir insansa ben neyim? ben insansam gördüğüm şey ne? hayat hiç adil değil, ciddiyim.

not: bu arada boğazdan tek düğmeli ceketini sevmesem de bordo gömlekli kıyafetine bayıldım bayıldım.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

universal studios japan / osaka

みなさんこんばんわ。日本に行ったときユニバーサルへ行きました。沢山することがありました。でも少し時間がありました、だからもう一応行きたいです。

kız kardeşim anlata anlata bitiremediği için yapılacaklar listesinde osaka’daki universal stüdyolarına gitmek de vardı. özlem’in pek ilgisini çekmediği için roller coaster hastası ablamla birlikte gittik. gitmeden önce de youtube’dan onlarca roller coaster videosu izleyerek kendimizi olaya da hazırladık ama… başımıza gelenleri anlatmadan önce kısa bir tanıtım yapayım 🙂

ilk önce umeda’dan nishikujo’ya gidiyoruz ve buradan universal stüdyoları’na gitmek için spiderman’li vagonlarla aktarma yapıyoruz 🙂 vardığımız kocaman alanı eğlence parkı zannetmiyoruz çünkü yürüyerek süper eğlenceli alışveriş yerlerinin olduğu yerden buraya ulaşacağız. süper eğlenceli diyorum çünkü gördüğüm tek jump shop buradaydı, hard rock cafe osaka da buradaydı. jump shop’ta kendimi kaybettim ve kendime gintama’lı şekerler, one piece’li cep telefonu süsü ve naruto’nun kurbağalı cüzdanını aldım 🙂 dolayısıyla hard rock cafe’den koleksiyonum için muglardan almaya bütçem kalmadı, olsun ama değer, bir daha gittiğimde alırım artık 🙂

biz bütün aktivitelere katılabileceğimizi düşündüğümüz için 1 günlük pas bilet aldık ve bilet başına 6.400 yen verdik. broşürlere bakıp bir türlü hangisinden başlayacağımıza karar veremediğimiz için kız kardeşimin önerdiği roller coaster ve spider man aktivitesini öne aldık ki iyiki öyle yapmışız. çünkü hesaba katmadığımız şey en fazla 3 dakika süren bir aktivite için 2,5 saat sıra bekleyeceğimizdi. sabah erkenden gitmemize rağmen sadece 3 tanesine (space fantasy-the ride, the amazing advanture of spiderman-the ride ve hollywood dream-the ride) katılabildik. her hangi birine katılmadan önce eşyalarımızı dolaplara kilitledik çünkü fotoğraf çekemediğiniz gibi cebinizde sağınızda solunuzda bozuk para, anahtar, cep telefonu gibi herhangi düşecek bir şey de taşıyamıyorsunuz. dolabın anahtarını da bileklik şeklinde yapmışlar bileğinize takıyorsunuz.

space fantasy’de 4 kişilik dönen, hareketli trenlere biniyorsunuz ve sanki uzayın içerisindeymişsiniz gibi ışıklar yanıp sönüyor, yukarılara aşağılara inip çıkıyorsunuz. bir çeşit basitleştirilmiş roller coaster yani. çok eğlenceliydi ama ben biraz korktum. ablam ise bayıldı. 2,5 saat beklediğimize değdiğine karar verdik 🙂 sonra hızla spiderman kuyruğuna gittik. kardeşimin dediği kadar varmış süper eğlenceliydi. spiderman’in ufak bir macerasına eşlik ettik. burada bize 3 boyutlu gözlükler verdiler, araca bunlarla bindik ama 3 boyutlu değil 4 boyutluydu. arada yüzümüze sular fışkırttılar, sıcak hava üflediler falan. binaların tepelerinde gezindikten sonra görevimizi başarıyla tamamlayıp araçlardan indik. burada da biraz korksam da çok eğlendiğim için ve spiderman’i çok sevdiğim için korkumun üzerinden gelmeyi başardım ama ama… o roller coaster var ya, deli manyak işi. yani azıcık aklı başında olan biri ona binmez. ilk bindiğimde tırsmaya başladım zaten, çünkü bana hiç emniyetli gelmedi. hele önümüzde oturan kızın babetleri düşmesin diye lastik taktıklarında bunun hiç hayra alamet bir şey olmadığını iyice idrak etmeye başladım. sonra vagon tırmanmaya başladı, yine sakinliğimi koruyordum ama aşağı 90 derecelik bir açıyla inmeye başlayınca elim ayağım titremeye başladı, sonra popomu koltukta tutmakta zorlanmaya başladığımı farkedince çığlık atmaya çalıştım. maalesef başarılı olamadım çünkü sesim çıkmıyordu 😛 ben de gözlerimi kapadım. 30 saniye kadar sonra gözlerimi açınca, gözlerimin önünde kayan suları görünce tırsarak yine kapattım ve durana kadar açmadım. durduğumuzda emin olmak için ablama teyit ettirdim, inmeye çalıştım ama ayaklarım tutmuyordu. ablamla konuşmaya çalışırken ikimizin de kekelediğini farkettim 😛 yani sonuç şu “ben yaşamayı çok seviyormuşum da haberim yokmuş!”. kendime gelmek yaklaşık yarım saatimi aldı ahaha.

akşam tokyo’ya doğru yola çıkacağımız için bir kaç mağaza gezip buluşma yerimize doğru yola çıktık. işte o akşam umeda sky building’in yürüyen merdivenlerinde çok korkmamın sebebi de budur.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

the adventures of tintin / the secret of the unicorn

tekrar merhaba. bu hafta sonu iyi film izlemişim, hep de iyi filmler izlemişim, hazır kendimi biraz iyi hissediyorken yazayım hemen. tenten’i bilmeyen yoktur sanırım. kendisi de zeki erkek kategorisinden çocukken hayran olduğum çizgi kahramanlardan biri olduğu gibi ilk yaptığım çizgi roman koleksiyonu da bu şahsa aittir, bu sebepten kalbimde ayrı bir yeri vardır. ama gazete bile okumayan modifiye olmuş bir çeşit asosyal olduğum için tenten’in motion capture animasyonunu yaptıklarından da haberim yoktu. işyerinden bir arkadaşımdan aldığım onlarca film içerisinde bunu da görünce çok sevindim. hakkında “0” bilgi ile seyrettiğim içinde süprizlerle dolu bir izleme deneyimi oldu benim için. bir kere film hiç durmuyor. sürekli bir aksiyon var. konunun dışına gidilmiyor ve giriş-gelişme-sonuç bölümlerinden hiç biri durağan değil. gerek hareketli, gerek arka plan animasyonları o kadar gerçekçiydi ki bir anda aslında bir çizgi film izlediğinizi çok rahat unutabiliyorsunuz. steven spielberg ve peter jackson elele vererek mükemmel bir film ortaya çıkartmışlar, aferin 🙂

tekboynuz’un esrarı olan ilk hikayeden başlıyor filmimiz. okuduğum kadarıyla üçleme haline getirilecekmiş ama sanırım bunun için uzun yıllar beklememiz gerekiyor 🙂 tenten ünlü bir gazetecidir. bir gün pazardan bir gemi maketi satın alır. o sırada bunun efsanevi tekboynuz’un bir duplikasyonu olduğunu bilmemektedir. derken köpeği fındık (benim için o her zaman fındık) ile içine girdiği bir takım olaylar silsilesi sonucu kaptan haddock ile tanışır ve tek boynuz denen geminin esrarını çözmeye başlar. dupont ve dupond ile bianca castafiore de hikayemizdeki yerlerini alınca bize de keyifle filmi izlemek kalıyor.

じゃまたね。