Yazı kategorisi: sinema

roma’ya sevgilerle – to rome with love

herkese merhaba;

pazartesi günü gülsümsan dedi ki: “fatmasan bak woody allen filmi geliyor, gidelim gidelim!”. ben de tabii kıramadım kendisini vizyona girdiği günün akşamında hemen kendimizi salonlara atıverdik. hiç bir yorum okumadan da film hakkında hemen yazmak istedim ki kafamda şekillenen fikirler etkilenmesin. woody allen sinemasını ne kadar çok sevdiğimden daha önce bahsetmiştim. her ne kadar bazen kendi labirenti içerisinde aynı yollara sapsa da bazen öyle yollara girer ki ağzınız açık kalıverir. ama içinde bu kadar egzistansiyalist saptamalar bulunan bir filmin bu kadar kapitalist olması açıkçası beni biraz rahatsız etti. woody amca seni hiç bu kadar amerikan görmemiştim kusura bakma. italya zannedersem ekonomik krizden çıkış umudunu sana bağlamış 🙂 haa bu arada filmi sevdim ama o başka bir tartışma konusu 🙂

bir kaç hikayenin bir arada kurgulandığı filmin başrollerinde benim çok sevdiğim, fahişe rolünde harika iş çıkaran penelope cruz dışında woody allen, roberto benigni, alec baldwin de var. aslında kadroya imdb listesinden baksanız hem sizin için hem de benim için daha kolay olur sanki 🙂 kızlarının italya seyahati sırasında aşık olduğu italyan çocuğun ailesiyle tanışmak üzere italya’ya gelen bir çift, italya’da sevgilisiyle mutlu mesut bir hayat yaşarken sevgilisinin italya’ya gelen arkadaşı yüzünden aklı karışan amerikalı bir mimar, hiç bir sebep yokken ünlü olan dünyanın en sıradan italyanı, yeni bir başlangıç umuduyla köyden büyük şehre gelen saf italyan çiftimiz hikayelerin kahramanları.

sonuç olarak bu filmden öğrendiklerimiz ise: italya’da yolda yürürken hayatınızın aşkıyla tanışabilirsiniz, italya’da durup dururken ünlü olabilirsiniz, italya’da sınırsız seks yapabilirsiniz, arada bir eşinizi aldatmak ilişkinize heyecan katar. god bless italy too.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

rusya seyahatim – 1 – st.petersburg

herkese merhaba;

30 ağustos perşembe gününe denk gelince cuma günü ile birleştirip 4 gün bir yere gitmek istiyordum. sonra uzun yıllardan beri hayalim olan st.petersburg’ta karar kıldım. çocukluğumdan beri kış sporlarını çok severim, hele hele buz patenine bayılırım. özellikle olimpiyatlarda yarışmaları izlerken rus sporcuların çok başarılı olduğunu görürdüm. hele tatiana tarasova’nın st.petersburg’taki okulunda yetiştirdiği sporcular madalyadan madalyaya koşarlardı. ben de hep bir gün oraya gideceğimi ve sporcuları antreman yaparken seyredeceğimi hayal ederdim. bu da böyle bir anımdır işte 😛 neyse sonuçta artık antreman yapanları seyretmek yerine henri matisse’nin tablolarını seyretmek daha heyecan verici geliyor, sanırım önlenemez bir şekilde büyüyorum.

her gün buraya uçuş olmayınca salı öğleden sonra gidip, cumartesi gecesi döndüm. uçuşumu son 5 yılda gözle görülür biçimde kalitesini düşürmesine rağmen hâlâ kendimi evimde hissettiğim tek havayolu olan thy ile yaptım. üstelik bu sefer kendimi şımartma hakkımı kullanarak, hayatımda ilk defa business class uçtum, aferin bana 🙂 bilirkişi raporu vereyim hemen; business class, okyanus ötesi yolculuklar için geniş koltuk aralıkları ve sürekli servisi ile ödenen paraya değebilir, ancak 6 saatten kısa mesafeler için lüzumsuz bence. durmadan bir yeme içme durumu var ki, 6 saatten kısa bir yolda ne yiyip içebilirsiniz ki? bunun dışında buzlu badem falan yoktu yalan yani 😀

havaalanı çok küçük ve bakımsızdı. uçaktan inince hemen bir pasaport kontrol kuyruğuna giriverdik. “rusian”-“others” gibi tabelalarla insanları sınıflandırmamışlar, aferin 🙂 herkes aynı kuyrukta bekliyor ve bu maceradan maceraya koşmanıza sebep oluyor. maalesef rusya’da da insanlar türkler hakkında pek olumlu fikirlere sahip değiller. pasaport kontrolde başlamak üzere türk olduğumu öğrenen herkes çok şaşırdı, kimisi direkt söylese bile kimisi sadece “ne işin var burada?” bakışları attı. kendim de şahit olmasam abarttıklarını düşünecektim ama hakkaten rezalet diz boyu. türk insanının doymak bilmeyen cinsel açlığını ve bunun getirdiği problemleri biz özlem’le yıllardır konuşa konuşa bitiremedik, daha da biteceğini zannetmiyorum. bu kadar bariz cinsel problemleri olan dünyada başka bir ülkeye gitmedim, bilmiyorum. varsa da okuyan biri bana söylerse çok sevinirim, türkiye ile sosyolojik karşılaştırmasını yapmak istiyorum.

en basitinden önümdeki türk adamı, dünyalar güzeli rus bir kızcağıza bir sarktı bir sarktı, evine götürmeyi teklif etmeler, akşam bara davet etmeler, hatta sıradan çıkıp kahve alıp geldi bir kendine bir de kıza, off off. kız kaçtı, sırasını değiştirdi, bu adam da hala peşinden gitti, rezalet. oysa o anda bilmiyordum ki bu sadece buzdağının görünen yüzüymüş 😦 kim kiminle ne yapmak istiyorsa yapabilir tabii ki ama sadece karşılıklı rıza söz konusuysa. ben pasaport kontrolden 1 dk. içinde geçtim, ama “niyeti belli yolcular”ı bayağı bir soru yağmuruna tuttular. pasaport kontrolden geçtikten sonra ilk yaptığım şey pasaportum için bir kapak almak oldu. neyse işte bu hikayeler de bitmez, benim saptamalarım da 🙂

st.petersburg’ta pulkovo havaalanı’dan çıktıktan sonra otobüsle metronun moskovskaya durağına kadar gittim. sağolsun otobüste tanıştığım çok tatlı bir kız beni durağa kadar götürdü. metrodan sonra da benim kalacağım yer olan sadovaya’ya kadar gittim. burada da metroda tanıştığım başka bir çok tatlı kız yardımcı oldu 🙂 bu arada aklımdayken toplu taşıma araçlarının çok eski olduğunu söyleyebilirim, bir de metro o kadar derindeydi ki yürüyen merdivenlerde başım döndü.

otobüslerden inerken para veriliyor ki bu deneyimimden sonra otobüs hareket etmeden peşin peşin parasını alan tek ülkede yaşadığıma karar vermek üzereyim. bilet yok, sadece para veriliyor. toplu taşıma çok ucuzdu (20 ruble civarı sanırım), ama tam olarak ne kadar olduğunu elimde hiç bilet olmadığı için, metroda da jeton kullanıldığı için hatırlamıyorum. metrodan inince gitmek istediğim caddenin adını söyledim, yetersiz ingilizceleriyle ellerinden geleni yaptılar ama yine de sol kulağımı sağ elimle tuttum. sonra daha önceden müthiş yorumları nedeniyle tercih ettiğim ve gerçekten çok beğendiğim hostelime vardım. öğlene kadar ofiste olduğum, ardından da 3+1 saatlik bir yolculuk yaptığım için çok yorulmuştum. o gece bir güzel yattım, uyudum 🙂

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

the hunger games – overrated

cumartesi akşamı ben ilhan irem konserine gitmekten son anda vazgeçince, özlem de kendini hasta hissedince ıhlamur yapıp film izlemeye karar verdik. açıkçası bilimkurgu zannederek başladığım filmin aslında sadece distopik bir gelecekte geçen bir gerilim filmi olduğunu izlerken öğrenince de şaşırdım. bilimkurgu namına bir tek hızlı tren (japonya’da bindim ben), simülasyon bir orman ve özensiz, sadece her tarafından zenginlik akan metal bir şehir vardı. futuristik makyajı da bilimkurgu sayıyor olabilirler bilemedim. sonuç olarak bu filme bilimkurgu diyen taş olur taş. ortalık “the hunger games” diye yıkılınca seyretmeden edemedim ama tamamen abartılmış bir hikaye bence. suzanne collins’in çok satan kitabı deli tasvirler, betimlemelerle doluysa, ne bileyim sosyolojik açılımlar yapıyorsa falan bilemeceğim ama filmi al çöpe at, o kadar yani 🙂 gerildiğimle kaldım, bana da yazık.

konusu ise şöyle: insanların yaşadıkları gezegen 12 bölge halinde yönetilmektedir. yılda 1 kere “the hunger games” isimli bir yarışma düzenlenmektedir. bu yarışmaya her bölgeden 1 kız, 1 erkek seçilmektedir ve yaşı 12 ile 18 arasında olan herkes aday olmak zorundadır. 24 kişiden sadece 1 kişi bu yarışmadan sağ çıkmayı başaracaktır. 12.bölgeden katniss everdeen kız kardeşinin isminin kura sonucu seçilmesi sonucu onun yerine gönüllü olur ve olaylar gelişir.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

akçapınar bodur tost

herkese merhaba;

marmaris, türkiye’de tatil yapmaktan en çok zevk aldığım yer. yerli olsun yabancı olsun turist kalitesi yüksek. tekne turları içinde de en güzel koyları gezebileceğiniz yer de marmaris bence. gökova’ya kadar gitmişken marmaris’e de uğramak istedim. bunu söyleyince erdem “akçapınar’da da tost yeriz.” dedi. “orası neresi?” dediğimde “aaa birlikte hiç gitmedik mi? nasıl olur?” deyince hemen rotamızı akçapınar’a çevirdik. marmaris sapağına girince sedir adası sapağına gelmeden soldaki akçapınar  tabelasını takip edince mükemmel bir ağaçlıklı yola giriyorsunuz. bu yolun hemen bitiminde bodur isimli mekanda tost yiyorsunuz. ayranı da meşhur ve açıkçası ayranı tosttan daha çok sevdim. bir çok çeşit tost yapıyorlar ve asıl lezzeti ekmeğinden geliyor. mekan bayağı popüler zannedersem, çünkü sıra bekledik servis almak için ve hizmet çok yavaştı. tostları sipariş verip yememiz arasında neredeyse 45 dakika vardı. kalabalık olduğumuz için kendi aramızda eğlenerek vakit geçirdik ama çok aç olsak sinir yapabilirdik 🙂 sırf romanlardan çalınmış o ağaçlıklı yol için bile gidilebilir diye düşünüyor, hepinize şimdiden afiyet olsun diyorum.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: karışık

unnin gangnam style

eh beni azıcık birazcık ucundan tanıyanlar bile kendimden bahsetmeyi ne kadar da sevmediğimi bilirler, hele konu kendini övmek olunca allah muhafaza. ama bazen “bu kadar da olmaz yani!” dediğim şeyler görüyorum ve dayanamayıp bunları yazmaya karar verebiliyorum. bu yazımdan ve delil kolajımdan sonra erdikun’un dediği gibi bana kısaca “ikonsan” diyebilirsiniz izin veriyorum 😛

her şey f.t.island grubunun like the birds şarkısı ile başladı. burada lee hong ki benim gözümün bebeği,  binbir zorluklarla taaa paris’lerden zar zor kavuştuğum vivien westwood yüzüğümü takıyordu. bir süre sonra uluslararası dedikoducu olarak allkpop sayfalarında gezinirken bir baktım t.o.p. en sevmediği kadını tasvir ederken benim spike küpemi takıvermiş. tesadüf diye o kadar da önemsemezken, sakin sakin rooftop prince seyrederken bir de baktım park ha’nın kolunda benim saatim. daha bunun etkisi geçmeden a gentleman’s dignity‘nin son bölümünde lee jung rok’ta spitfire gözlüklerimi görünce “tamam!” dedim, “ben kötü giyinmiyorum, sadece toplum beni anlamıyor.”

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

sword art online – seni ben ne çok severim!

herkese merhaba;

fairy tail inanılmaz sıkıcı bir filler içinde kaybolmuşken, naruto savaş meydanlarına çıkmak için ecel terleri dökerken, one piece bitmesin diye izlemeye korkarken canım arkadaşım canberk sızlanmalarıma dayanamadı “o değil de bir sword art online var, onu bir izle aynı biz :)” deyiverdi. canberk, eşi, erkek kardeşi, ben ve erdem uzun yıllar beraber world of warcraft oynadık. hala bir araya geldiğimizde eski guildimizden, girdiğimiz zindanlardan, benim druid maceralarımdan, nasıl mage oynamaya başladığımdan kahkahalar eşliğinde bahsederiz. neyse sadede geleyim bu anime “sword art online” isimli mmorpg (massive multiplayer online role playing game) hakkında. eğer daha önce böyle bir oyun oynamadıysanız terimler size uzak, verilen bazı tepkiler size tuhaf gelebilir ama bence süper gerçekçi. henüz sadece 10 bölümü yayımlandı ama olsun cehennemden çalınmış bir sonraki haftayı beklemek için bir sebebim var en azından artık 🙂

2022 yılında mmorpg dünyasına yeni bir yenilik gelmiştir. nerve gear denen bir cihazı başınıza takarak avatarınız şeklinde sao dünyasına girebilmek mümkündür. oyun yayımlanır yayımlanmaz 20.000 kişi bu cihazı kullanarak oyuna girer. birkaç saat sonra farkederler ki oyunun çıkış butonu bulunmamaktadır. bu sırada herkes başlangıç köyüne ışınlanır. oyunun yaratıcısı çıkış butonunu kaldırdığını ve oyundan tek çıkış yolunun 100.kata ulaşarak oyunu bitirmek olduğunu söyler. oyunda ölürlerse gerçek hayatta da öleceklerdir, birisi nerve gear’ı gerçek hayatta çıkarırsa da öleceklerdir. böylece uzun yıllar sürecek kıran kırana bir mücadele başlar.

bizim esas oğlanımız kirito, esas kızımız da asuna. oyunda büyü yok, savaşmak için kılıç, bıçak, topuz, kalkan vs. silahlar kullanılabiliyor. esas oğlanımız yalnız gezen, güçlü bir karakter. esas kızımız ise öncü klanlardan birinde yardımcı komutan. hiç beklemediğim bir şekilde romantik sahnelerin de eklenmesiyle gözü dönmüş savaşların yaşandığı bir dünyada görevden göreve geziyorlar. hırs, umut, korku, başarı, yenilgi, yaşam ve ölüm. aşk, meşk sahnelerini çok arabesk buldum ama bildiğiniz gibi ben bir amaç uğruna savaşan insanları sevdiğim gibi, arabeski de çok severim 🙂 dolayısıyla bu animeye bayıldım, bayıldım. çizimler de 10 numara. daha ne isteyebilirim ki 🙂

“my life belongs to you, asuna. so i will use it for you.
let’s stay together until the end.”

“and i… i’ll protect you, too.
i’ll protect you forever.”

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

kabak çiçeği dolması

bu sene yaz tatili yapmaya fırsat bulamadığımdan sağda solda kalan üç beş günü birleştirip kocaman tatiller yapmaya çalışıyorum. ramazan bayramı’nda da erdem ve bahadır’la birlikte yollara düştük. özlem zaten önceden gitmiş bizi bekliyordu. bayağıdır görüşememişiz çok özlemişim 🙂 dönmemize yakın benim “köy kahvaltısı” krizim tuttu ve uzun uğraşlar sonucu çökertme’de “gelin dostlar” isimli bir mekanda karar kıldık. tam benim hayalimdeki gibi bir yer değildi ama bayağı yakındı, dolayısıyla şikayet etmedim 🙂 hatta kabak çiçeği dolmasını deneyince bambaşka dünyalara gidiverdim, mutluluk içerisinde geri döndüm.

dolma, sarma ve türevlerini çok severim. ama kabak çiçeği dolmasını ilk defa duydum. meğerse ege yöresinde ve girit’te çok sevilen bir dolma çeşidiymiş. döndükten sonra anneme sorduğumda küçükken köyde yaptıklarını ama şimdi pek hatırlamadığını söyledi. ee zaten 15 yaşında kalkmış gelmiş, 18 yaşında evlenmiş, hatırlamaması çok normal. ama söz verdi benim için yapmayı deneyecek, ne şanslıyım 🙂

tadını tarif etmek pek mümkün değil, nasıl desem böyle biraz buruk, biraz tatlı, biraz ekşi, biraz acı. her tadı aynı anda alabiliyorsunuz ve o anda aklınıza gelen tek şey “daha yok mu?”. zaten benim nasıl iştahla yediğimi görenler, “çocuk sevinsin!” diye teklifimi reddettiler, neyseki… 😀

じゃまたね。