Yazı kategorisi: k-drama

arang and the magistrate – çok sıkıldım

arang and the magistrate, büyük bir heyecanla beklediğim bir diziydi. eh ne de olsa başrollerinde shin min ah ve lee jun ki oynuyorlardı ama maalesef hayal kırıklığına uğradım. kendini sürekli tekrarlayan kötü bir senaryonun kurbanı oldukları yetmiyormuş gibi bir de ikilimiz arasındaki kimya hiç tutmamıştı. iki başrol oyuncusunu ayrı ayrı çok sevsem de birarada sevmedim, olmamış. bir de yönetmen çok türk dizisi seyretmiş galiba, sürekli bir yakın plan çekimler, saatlerce karakterleri boş boş boşluğa baktırmalar falan ıııh. bu sebepten 10. bölüme kadar izleyip daha sonra finalini seyrettim ve konuyu hiç de kaçırmadığımı gördüm 🙂 finali ise gayet tatmin ediciydi, hatta son zamanlarda seyrettiğim en eğlenceli finallerden birisiydi diyebilirim.

lee seo rim ölmüştür ve bir şekilde ölüm meleğinin elinden kaçıp dünyada kalmayı başarmıştır. hayaletler arasında yaramazlıkları ve asi tavırlarıyla arang ismiyle nam salmıştır. bir gün hayaletleri görebilen kim eun oh ile tanışır ve ondan ölümünün sebebini öğrenmesini ister. kim eun oh da kaybolan annesini aramak için yollara düşmüştür, karşılıklı birbirlerine yardım etmek üzere anlaşırlar. bunu yapabilmesi için bir takım garip olanların olduğu bir kasabada yargıç olarak yaşamaya başlar ve olaylar gelişir.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

aşk tesadüfleri sever – a turkish style love story

deneyim hayattan yenen kazıkların bileşkesidir ve bu deneyimler insana önyargı denen çoğu kişinin “tü, kaka” dediği ama bence dozunda uygulandığı sürece zarardan çok fayda sağlayan bir bakış açısı verir insana. maalesef artık 18 yaşında değilim ve zamanım çok kıymetli. bu sebepten önyargılarımla hareket edip bu zamanı verimli kullanmaya, beni mutlu eden, bana bir şeyler katan, beni ben yapmama, değişmeme yardım eden şeyler için harcamaya tercih ediyorum. diyeceğim şudur ki türk sinemasını takip etmiyorum 🙂 yine de kendimi “dünyaya at gözlükleriyle bakıyor!” diye etiketlememek için seyrettiğim filmler oluyor ya da sadece mehmet günsur oynuyor diye.

film doğdukları andan itibaren farkında olarak ya da olmayarak hep kesişen hayatlar yaşayan bir kadın ve erkeğin aralarındaki aşkı anlatıyor. kadının hayallerinin önüne engel olan uzun süreli bir ilişkisi vardır, erkek ise hayatı boyunca o kadını aramıştır. tesadüfler sonucu tekrar karşılaşırlar ve olaylar gelişir.

şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, mehmet günsur türkiye’nin en yakışıklı erkeği. yakışıklı olduğu yetmiyormuş gibi bir de yetenekli, kültürlü, üstelik ağzından çıkanı kulağı duyuyor. önceki hayatında mutlaka bir ülkeyi falan kurtarmış olmalı 🙂 kendisine eşi ve çocuklarıyla mutlu bir ömür diledikten sonra diğer oyuncumuza geçelim: belçim bilgin. kendisi tamamen overrated kategorisinden. tamam yeteneksiz değil ama bir ışık da yok. abartı oyunculuk yapan güzel bir kadın sadece. türk sinemasında tutar mı tutar. az itelenirse uluslararası işler yapar mı yapar ama bu asla ve asla iyi bir oyuncu olduğunu göstermez. ben hiç mi hiç beğenmedim, karaktere kendini hiç verememiş. çocukluk aşkını bulunca hayatı değişen aşık bir kadından çok, yıpranmış ilişkisinden kurtulmak için uzanan bir dal arayan kadını oynamış. filmin içinde belçim bilgin olmayan her sahnesi çok güzeldi. özellikle çocuk oyuncular, yönetmenin geçmişi gösterirken kullandığı renkler çok güzeldi, beğendim, aferin 🙂 bunun dışında finalin işlenişini sevmedim. kız gelip ameliyat masasında çocuğu öptü ya acayip zorlamaydı. gülmekten  bütün final sahnesinin ruhunu kaybettim. belki de ben çok ruhsuzumdur bilemiyorum.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama

rich man, poor woman – gönüller zengin olsun

kendimi çok iyi hissetmediğim için hafta sonu sokağa adımımı bile atmadım belli oluyordur sanırım 🙂 güzel bir şey izleyeyim, ruhum dinlensin, kendimi iyi hissedeyim derken bu dizide karar kıldım. açıkçası oguri shun’un milyon tane dizisini seyretmeme rağmen kendisine bir türlü ısınamamıştım. hep bir soğukluk, hep bir yapmacıklık hissediyordum oyunculuğunda. üstelik yakışıklı da bulmuyordum ama… ama işte shunkun meğerse efsane olacağı rolü bulamamış, evlenene kadar da olgunlaşamamış. evet oguri shun ismini, kendisini gençlik dönemlerinde hiç beğenmediğim, yaşı ilerledikçe karizma olan erkekler kategorisine brad pitt’in ardından yazıyorum. aferin shunkun, ganbarimasu.

hikayemizin adıyla pek alakası yok, aslında var da yok. zengin erkek, fakir kız ismini görünce insanın ilk aklına gelen bir külkedisi hikayesi ama öyle değil. natsui makoto (ishihara satomi), üniversiteden mezun olmak üzeredir. gördüğü her ilana başvurmaktadır ama hiç olumlu yanıt alamamaktadır. gittiği iş görüşmeleri hep çok kötü geçmektedir. bu kızımızın müthiş bir ezber yeteneği vardır, çok çalışkandır ama kendini ifade etmek konusunda bayağı bir çekingendir. bir gün hyuga toru (oguri shun)’un başkanı olduğu next innovation şirketinin mülakatına gider. bir şekilde (çok spoiler, söyleyemeceğim) başkanın ilgisini çeker ve ezber yeteneğini kullanmak üzere geçici olarak işe alınır. hyuga toru (bu arada ismine bayıldım) bir dahidir ve her dahi gibi bir takım takıntıları ve aşırılıkları vardır. kendine güveni çok fazladır ve etrafındaki insanlara değer vermemektedir. gördüğü insanların adını ve yüzünü hatırlayamadığı bir hastalığı vardır. bölümler ilerledikçe farkedeceğimiz gibi kendisi aynı zamanda bir öküzdür. makotosan’la birlikte çalışmaya başladıkça kalbi değişmeye başlar ve olaylar gelişir.

ben hikayeyi, oyunculukları, müzikleri yani bir bütün olarak diziyi çok sevdim. japon dizilerini çok sevmemin sebebi sanırım çok hayatın içinden olması. olayların hiç biri abartı değildi, hepsi insana dair, hayata dair parçalardı. makotosan’ın toru’ya aşkı, toru’nun makotasan’a aşık olduğunu anlamaması, yenilen dost kazığı hepsi ama hepsi sokaktan geçen herhangi bir insanın başına gelebilecek şeyler. makotasan’ın yavru ördek gibi her yerde toru’nun peşinden girmesi, toru’nun farkında olmadan kızın sözünden hiç çıkmaması çok tatlıydı. yine toru’yu kendine örnek alan makotasan’ın gelişimi çok güzel işlenmişti. yavaş yavaş kendine güveni geldi ve hayatta ne yapmak istediğine karar verdi ki, kendisini çok takdir ettim. aşık oldun diye hayatından vazgeçmedin aferin. daruma bebeklerine eşlik eden bir japon halk şiirinde dendiği gibi;

böyledir yaşam
düşersin yedi kez
kalkarsın sekiz kez

じゃまたね。

Yazı kategorisi: k-drama

panda and hedgehog – ne de tatlısınız siz öyle

ağır melodramlar altında ezilirken, nice guy’ın sonunu düşündükçe uykularım kaçarken tatlı mı tatlı bir dizi izledim. gerçekten tatlı bir dizi çünkü hemen hemen bütün karakterler pastacı 🙂 go seung ji (lee dong hae), pan da yang (yoon seung ah) ve choi won il (choi jin hyuk) çocukluk arkadaşıdırlar. bir sürü dramatik olay sonucu birbirlerini kaybetmişlerdi ve bu süre boyunca birbirlerini aramışlardır. pan da yang, cafe panda isimli ailesinden kalma yeri ayakta tutmaya çalışmaktadır. choi won il, lüks bir pastahanenin varisidir. go seung ji ise küçükken hafızasını kaybetmiş, ailesiz büyümüş, bir süre cezaevinde kalmış ve ceza evinde kaldığı sürece pasta yapmayı öğrenmiştir. park byung moo isimli dünyalar tatlısı dede tarafından kendisine yardım edilmiştir ve onun ufak pastahanesinde çalışmaktadır. bu dedemiz yıllar önce torununu kaybetmiştir ve onu aramaktadır. ve olaylar gelişir.

ben bu diziyi çok sevdim. en büyük sebebi ise izlenmesi insana huzur veren bir dizi olması. dozu abartılmış entrikalar, kötülükler yok. herkes bir şekilde iyi kalpli ve bütün problemler mutlu son ile bitiyor, iyiler hep kazanıyor. kimse yalan dolan peşinde değil, herkes birbirine karşı dürüst ve yardımcı olmaya çalışıyor, bir sürü salak sulak yanlış anlaşılma yok. yoksa müthiş bir senaryo, ödüllü oyunculuklar falan yok yani. hatta senaryoya kötü bile diyebiliriz az uğraşsak. seung ji, pan da yang, choi won il ve dede arasındaki ilişki çok samimiydi. viki’den seyrederken yukarıdan bromance yazıları uçuşuyordu, o kadar yani 🙂 ve kimse seni seviyorum derken bencil değildi. ahhh ne de tatlısınız siz öyle. donghae, ay lap yu.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: anime

k project – gözlerimi alamıyorum

animeseverler için süper bir anime sezonu geçiriyoruz. gelen gideni aratmıyor, hangi animeyi izleyeceğimi şaşırmış durumdayım. k hakkında çok iyi yorumlar okumuştum, berfusan’a beraber seyredeceğimize söz versem de dayanamadım yayımlanmış 3 bölümünü de seyrettim, ごめんごめん。konusunu tam olarak çözemedim, daha çok karakterleri anlatmaya yönelik bölümlerdi ama anladığım kadarıyla aktarayım hemen 🙂 japonya, gelişmiş bir ülke olarak demokrasi ile yönetilen bir ülke olarak görülse de aslında renkler ile isimlendirilen 7 kral tarafından yönetilmektedir ve başbakan sadece bir kukladır. shirokun (isana yashiro) sıradan bir lise öğrencisidir. bir gün okul festivali için havai fişek alışverişine çıkarken renksiz kralın adamlarından biri olan kuro inu (yatogami kuroh) ve kızıl kralın adamların tarafından kovalanmaya başlar. bunun sebebi işlemediğini söylediği bir suçun üzerine kalmasıdır. onlardan kaçarken kedisinin de insan vücuduna bürünmesiyle olaylar başlamış olur. bolca ana karakter üzerine kurulması sebebiyle hikayenin aynı tempoda, hatta belki daha da hızlı devam edeceğini düşünüyorum. insanların normal yaşamlarına devam ettikleri, teknoloji için değil, teknolojinin insanlar için var olduğu futuristik evreni çok sevdim. benim yaşamak istediğim dünya her tarafı metalle kaplı bir dünyadan ziyade teknolojinin sadece insanların hayatını kolaylaştırdığı böyle bir dünya.

ana karakterlerin çok fazla olduğunu söylemiştim. tek tek analizlerini yapacak kadar çok bölüm yayımlanmadığı için şimdilik favorilerimi söyleyeyim 🙂 1.si kuro ino, kendisi evlenilecek erkek kategorisinde yer alıyor. iyi bir savaşçı, sadık, merhametli, ev işlerinde yetenekli ve sesi çok güzel. sesi çok güzel demişken hemen seslendirene baktım, yanılmamışım kendisi hayranı olduğum tüm karakteri seslendirmiş olan daisuke ono. durarara’da shizuo, kuroshitsuji’de sebastian, working’de satou jun 🙂 2.si kızıl kral mikoto suoh. çok fazla detay alamasak da çizimleriyle bile çok şey vaad ediyor. mavi kralın adamlarının önüne elleri ceplerinde atladığı sahnede çok karizmatikti. bir de homura barın sahibi izumo kunasagi var ki yan karakterlerden biri olmasına rağmen bana shizuo’yu anımsattığı için sanırım hemen sevdim. neko’dan ise nefret ettim.

çizimlerine gelecek olursak ise açıkça şunu söylemek isterim ki gözlerimi alamadım. hakkaten alamadım, hele yanına sahnelerle uyumlu müzikler de girince bölümün nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. baştan savma hiçbir çizim yok. anime size görsel bir şölen sunuyor. hatta abartacak olursam şimdiye kadar seyrettiklerimin en iyisi. ama dikkat edin karanlıkta seyretmeyin şoka girebilirsiniz.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: j-drama

saikou no jinsei no owarikata

heyecanla monsters dizisinin başlamasını beklerken saikou no jinsei owarikata’yı bitireli aylar olmasına rağmen yazmadığımı farkettim. genel olarak sıkıcı bir dizi olduğu için kısaca bahsedeyim de hatırı kalmasın 🙂 ihara masato (yamashita tomohisa) babasının ölümüyle birlikte onun sahibi olduğu cenaze evini işletmeye başlar. annesi yıllar önce ölmüştür ve 1 erkek, 2 kız kardeşinin sorumluluğu ona kalmıştır. üstelik üvey abisi de ortalardan kaybolmuştur. ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette aileyi ve işi idare etmeye çalışırken, bir yandan da dedektif sakamaki yuki (eikura nana) ile birlikte ölüm olaylarının sebeplerini çözmeye başlar. gizemli bir şekilde iwatasan isimli bir kişinin masato’ya görünmeye başlamasıyla birlikte olaylar daha da karmaşık bir hal alır. bir gün ortadan kaybolan üvey abi beyin tümörü ile geri gelir. neden doğduğumuzu, neden yaşadığımızı, neden öldüğümüzü anlamlandırmaya çalışan dizimiz iwatasan’ın torununu masatosan’a yamamasıyla son bulur. dizimizin adı farklı kaynaklarda farklı şekilde çevrilse de ben doğrusunun muhteşem hayatların bitişi olduğunu düşünüyorum. yamapi severlere diziyi tavsiye ediyorum, zira başka elle tutulur bir yanı yok.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

rusya seyahatim – 2 – saint isaac katedrali

st.petersburg’da geçirdiğim ilk gün elime haritayı alıp yollara döküldüm. hostelime çok yakın olan st.isaac katedraline gitmeye karar verdim. ancak daha saat erken olduğu için açılmamıştı. 1 saat kadar etraftaki park/ bahçeleri gezerek ve turist danışmadan harita alarak oyalandıktan sonra saat 10.00’da bilet gişesinin önündeydim. katedralin tepesi, müze ya da her ikisi için birden bilet alabiliyorsunuz. ben ikisine birden bilet aldım ve 400 ruble ödedim. st.isaac katedrali st.petersburg’taki en büyük (21,8 m kubbe çapı) ve en yüksek (101,5 m) ortodoks katedrali, ama şu anda müze olarak kullanılıyor. sadece önemli günlerde ayin yapılıyormuş. ben ilk önce yaklaşık 300 basamak çıkarak, 2.dünya savaşı sırasında alman uçakları tarafından bombalanmasın diye griye boyanan katedralin tepesine çıktım. buradan bütün isaac meydanını ve st.petersburg’u kuşbakışı çepeçevre görebilirsiniz. sağolsun bizim deli petro dediğimiz, ecnebilerin “peter the great” dedikleri, bence süper bir reformist olan büyük petro, the state hermitage museum’u inşaa ettirdikten sonra demiş ki “bu şehirdeki hiç bir bina bundan yüksek olamaz.” bunun sonucu olarak tertemiz bir şehirle karşı karşıya kalmışız. benim kaldığım bölge ve çevresinde hiç yeni bina, inşaat vb. çalışma yoktu. bütün binalar orijinal halleriyle kullanılıyordu. bir de aklıma gelmişken söyleyeyim o merdivenlerden çıkmak deli-manyak işi. basamakları çıkarken tanıştığım çocuğa nefes nefese söyleyebildiğim tek şey “i need more exercises.” oldu. tabii bana hergün gelip merdivenleri çıkmamı tavsiye etmeseydi arkadaş bile olabilirdik ama bir daha yüzüne bile bakmadım.

indikten sonra ayrı bir kapıdan müzenin içine girdim. din işleri bana pek hitap etmediği için olaya tamamen sanatsal yaklaşmaya çalıştım, söylebileceğim şu ki: tavan süslemeleri ve kapılar müthişti. kendime henüz doğru dürüst bir fotoğraf makinesi almayı beceremediğim için pek başarılı fotoğraflar çekemesem de en güzeli gidip görmek diyor, hepinize iyi akşamlar diliyorum.

じゃまたね。