Yazı kategorisi: k-drama

nice guy – acıların çocuğu

başrollerinde song joong ki, moon chae won ve park si yeon’un oynadığı nice guy’ı yayımlandığı ilk gün izlemeye başlamış, ilk 10 dk’sını seyrettikten sonra yaşadığım sinir harbinden sonra izlememeye karar vermiştim. sonra berfusan bana korkulacak bir şey olmadığını, devamını izlersem pişman olmayacağımı söyleyince izlemeye devam ettim. ありがとうゆきさん。

sinir olmamın başlıca sebebi kang ma roo denen zeki ama saf delikanlımızın yaptığı gerizekalı bir fedakarlıktı. yani bir insanın kendine yaptığı kötülüğü, hayattaki bütün düşmanları bir araya gelse yapamaz. zaten sonunda kendi de anladı da “her şey benim bir yanlışın üzerini kapamaya çalışmamla başladı.” dedi. tabii bu arada başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. sevdiği kadın han jae hee için mapushanelerde yapayalnız kalan kang ma roo’muz özgürlüğüne kavuşunca uğruna hayatını harcadığı kadının zengin bir adamın metresi olduğunu öğrenince intikam ateşiyle yanıp tutuşmaya başlar. kadınlara birer nesne gözüyle bakan kang na roo, kameranın kadrajına giren nefes alan her dişi ile mercimeği fırına vermeye başlar. “seni kurtaran kahraman ben olacağım!” triplerindeki kezbanlardan güney kore’de de bolca bulunmasından dolayı mercimek-fırın olaylarında hiç de zorluk çekmez. sevdiği kadını yanına geri getirebilmek için, kadının metresi olduğu adamın kızı ile fingirdemeye başlar. kız da bu kendini ağırdan satan yakışıklı ve zeki erkeğin cazibesine kapılmakta geç kalmaz. kang ma roo’nun gerçek yüzünü öğrenmesiyle hafızasını yitirmesi bir olur. aslında seo eun gi’yi sevdiği anlayan kang ma roo fellik fellik kızı aramaya başlar. o bulmadan kız onu bulur ve “kalbim seni hatırladı!” triplerinde kang ma roo ile beraber yaşamaya başlar. bu arada han jae hee aşiftesinin de elleri armut toplamamakta, çiftimize kötülük yapmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. kang ma roo’nun kırılmamış kaburgası, şişmemiş gözü, bıçaklanmamış organı kalana kadar bu olaylar devam eder. bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de safımızın beyninde anevrizma vardır ve ameliyatta hayatta kalma şansı %50’dir. ayy yazarken bile içim şişti 🙂 ama merak etmeyin mutlu son.

song joong ki’yi hep sevimli, şirin rollerde seyrettiğim için ilk başlarda bu duygusuz ve küstah hallerini yadırgasam da çok iyi bir oyuncu olduğu için hemen alışıverdim. üstelik oğlumuz çok da yakışıklı, gözlerimiz bayram etti. ma roo’nun kardeşi ve kankisini de çok beğendim. yan rollerde olmalarına rağmen dizinin içerisine çok güzel yerleştirilmişlerdi. onlar da mutlu sona ulaştı hepimiz rahat ettik. bir de seo eun gi’nin aşkını saklamak için gay rolü yapan avukatı vardı ki, bu beyimiz de çok hoş olmasına rağmen “aşk hikayesi” kısmını diziye sokmasalar da olurmuş.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: gezi

rusya seyahatim – 3 – kalanlar

japonya yazımı bitirmeden rusya yazımı bitiriyorum aferin bana 🙂 ilk olarak state hermitage museum and winter palace‘dan başlayayım. burası hakkında envayi çeşit söylenti var. bunun en meşhuruna göre bu müzenin içerisinde bulunan her sanat eserinin önünde 5 dk. geçirsen 6 ayda gezmeyi bitiremezmişsin. ben de öğlene kadar gezip görmek istediğim eserlerden hiçbirini daha göremediğimi farkedince bunun doğru olduğuna inandım. benim şimdiye kadar gördüğüm en büyük kültür ve sana koleksiyonuydu. mekan winter palece, small hermitage, new hermitage, old hermitage ve hermitage theatre and winter palace olmak üzere 5 ana bölümden oluşuyor. ne nerede diye ben çok endişelenmedim çünkü cüzi bir ücret karşılığında app.’ini indirebiliyorsunuz. eserler hakkında bilgi verdiği yetmiyormuş gibi size harita hizmeti de veriyor. orta asya, antik sibirya, eski mısır ve eserlerini görebileceğiniz gibi rus, fransız, ispanyol, alman, ingiliz, italyan ve hollanda sanatına ait yüzlerce seri de görebilirsiniz. leonardo’lar, michalangelo’lar gözümün önünde uçuşurken ben müzenin mağazasından kendime henri matisse’nin 2 adet çok beğendiğim tablosunun imitasyonunu alıp evimin duvarlarını süsledim bile. giriş ücreti 400 ruble.

1992 yılına kadar “museum of the history of religion and atheism” olarak kullanılan kazan cathedral, hem içindeki hem de dşındaki mozaik süslemeleriyle ünlü church of the savior on blood (yeniden diriliş kilisesi), st.petersburg’un simgelerinden biri olan bronze horseman heykeli, rus bir arkadaşımla beraber yaptığım alışveriş ve kültür turunda gördüğüm yerler. nevsky caddesi boyunca bana hızlandırılmış st.petersburg turu yaptırdıktan sonra beraber yemek yedik. menümüzde rusların geleneksel çorbası borscht ve mantarlı&peynirli rus ekmeği vardı. ekmeğe bayılmakla beraber çorbayı biraz acı ve yağlı buldum. ama ağustos ayı olmasına rağmen donduğum için beni pek rahatsız etmedi. o soğuklara dayanabilmek pek kolay olmasa gerek. yine japonya’dayken aşık olduğum meyvalı sulardan burada da buldum ve seyahatim boyunca elimden düşürmedim. istanbul’a dönerken uçakta tek başına seyahat eden tanya ile tanıştım. beraber çok güzel vakit geçirdik ve çok eğlendik. türkiye’de 9 yaşında bir çocuk bırak tek başına aktarmalı uluslararası yolculuk yapmayı, tek başına bakkala bile gidemez. böylece özgüveni yüksek çocuk nasıl yetiştirilir konulu bir saptamada yapmamış olmayayım 🙂 bu arada unutmadan söyleyeyim, neva nehri kıyısındaki gezi tekneleriyle kanal turu yaparak da şehri gezebilirsiniz ama ben yürüyerek gezmeyi tercih ettim.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: mim

mim: favorilerim

yine bir sağbeyin mimi ile karşınızdayım. teşekkürlerimi sunarak yazalım bakalım favorilerim nelermiş 🙂

1.favori rengim: capcanlı olan her rengi severim. bir türlü seçemedim, illaki bir tane yazmam gerekiyor diye düşündüm ama kırmızı ve mor arasında karar veremedim. sanırım kırmızı daha baskın bilemedim şimdi. kerem’e göre ise benim rengim pembe imiş 🙂

2.favori hayvanım: buzağı 🙂 aslında sığır yazmıştım ama çok kaba oldu başa yazınca. bizim köyde hayvan çok değerlidir. ticari amaçla beslenmez, ailenin bir bireyi gibidir, süslenir de sevilir. hatta babamın dediğine göre küçükkken köydeki evlerinde buzağı odası varmış 🙂 ay yeni doğduklarında ne de tatlı oluyorlar kıyamam. bir de eşek severim. annemlerin köyünde küçükken rahmetli dayım beni bindirmişti de ne çok heyecanlanmıştım.

3.favori sayım: hiç sormayacaksın zannettim, tabii ki 6, onun için bir şarkı bile söylerim.

4.favori içeceğim: gunpowder green tea.

5.facebook vs twitter: twitter’ı hala anlamadım. facebook’u kullanamadım. ama illaki biri seçmem gerekirse facebook.

6.tutkum: seyahat etmek. gökten para yağsın bütün dünyayı gezerim. beni hayatta motive eden tek şey bir sonraki seyahat planım 🙂

7.hediye almak vs hediye vermek: hediye alırken çok utanırım, hatta aldığım kişinin yanında hediyemi açamam bile. o sebepten hediye vermek. en çok da yeğenlerime hediye vermeyi seviyorum.

8.favori günüm: kendimi sağlıklı ve mutlu hissettiğim her gün.

9.favori çiçeğim: leylak.

じゃまたね。

 

Yazı kategorisi: müzik

air – alone in kyoto

bu şarkıyı dinlerken kendimi hafif rüzgarlı bir nisan akşamüstü, maruyama park’ta sırtüstü uzanmış düşen sakura yapraklarını seyrediyorken görüyorum. evet, japonya’da olma hissini çok özledim. ilk uçağa binip gidebilsem keşke.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

cloud atlas – a damn good movie

her ne kadar ufak çaplı bir yazar tıkanması yaşıyorsam da problem değil, ben neysem oyum. her atılan taşta kafam yarılsaydı ben ben olamazdım değil mi? neyse, tece ile film zevklerimiz hiç uyuşmaz ama bana şiddetle izlememi tavsiye edince, kendi hayat felsefesini yansıttığını söyleyince meraklandım ve izlemeye karar verdim. dün akşam işyerinden arkadaşlarımla izlemeye gittik ve ben filmi çok beğendim, iyi ki de gitmişim. bu arada nişantaşı city’s’in sinema salonunu hiç beğenmedim. hiç konforlu değildi. bir marmara forum ya da meydan sineması değil yani. üstelik otoparkı da çok pahalı ve küçücük. bir daha da gitmem 🙂 bir de çevirisi de çok kötüydü, dublajlı halini düşünemiyorum bile. orijinal dilinde izleyin muhakkak.

cloud atlas‘ın yönetmenleri tom tykwer ve wachowski kardeşler. wackhowski kardeşler zaten matrix serisi ve v for vendetta ile rüştünü ispatlamış yönetmenler. tom tykwer’i ise çok sevdiğim bir film olan run lola run’dan biliyorum. imdb’den kontrol ettiğimde ise paris, je t’aime içerisinde en sevdiğim hikaye olan faubourg saint denis’in de yönetmeni olduğunu gördüm ki 1 milyon kere izlediğim bir kısa filmin yönetmenine nasıl dikkat etmemişim şaşırdım. bir de filmde bir bütün olarak bayıldığım sonmi 451 karakterini oynayan doona bae’nin chan wook park’ın sympathy for lady vengeance‘nında da bayıldığım cha yeong mi olduğunu öğrenince daha da şaşırdım. zaten diyordum bu kızı bir yerden gözüm ısırıyor diye. ne yapayım olmuş filmi izleyeli en az 5 sene, benim de yaşlanma hakkım var değil mi 🙂

filmimiz aslında birbiriyle direkt olarak bağlı olmayan 6 farklı hikayeden oluşuyor. ilk hikayemizde 19.yy’da yakalandığına inandığı amansız hastalıktan kurtulmak için çare arayan zengin bir adamın damadının eve dönüş yolunda yaşadığı değişim anlatılıyor. ikinci hikayemizde olay 1930’lu yılların belçika’sında geçiyor. ünlü bir besteci olmak isteyen biseksüel bir erkeğin yaşadığını  duygusal iniş çıkışlar ve sixsmith’e duyduğu büyük aşk anlatılıyor.  sevdiği erkeğe yazdığı mektuplar o kadar samimiydi ki oturduğum koltuk biraz daha rahat olsaydı ağlayabilirdim. üçüncü hikaye 1970’lerin california’sında geçiyor. babası da gazeteci olan bir kadının ortaya çıkmaması için çaba sarfedilen bir olayı aydınlatmaya çalışması üzerine. dördüncü hikaye günümüz ingiltere’sinde geçiyor. başarısız bir yayımcının bir gangsterin hayat hikayesini yayımlaması ve bunun devamında gelişen olaylar anlatılıyor. beşinci hikayemiz ve benim en sevdiğim ise neo seoul’de geçiyor. insanların gelişmişlik seviyeleri artmıştır, safkan ve köleler diye sınıflandırılmıştır. köleler birer klondur ve safkanlar ne isterse yapmak ve onlara hizmet vermek ile yükümlüdürler. içlerinden bir tanesinin bir devrimcinin etkisiyle uyanış yaşaması safkanlar için tehdit oluşturmaktadır. son hikayemiz ise uzak gelecekte geçiyor. dünyada büyük bir yıkım yaşanmıştır ve insanlar ilkel yaşamlarına geri dönmüştür. içerisinde yaşadıkları adayı gelişmiş bir medeniyetin üyeleri ziyaret eder.

ben bir kişinin bile dünyayı değiştirebileceğine ve daha güzel bir yer yapabileceğine inanıyorum. belki de bu yüzden bu filmden çok etkilendim. sonuçta içimizdeki iyiliği de kötülüğü de koyan aynı tanrı değil mi? eğer benim iyi bir insan olmamı ya da dünyanın güzel bir yer olmasını istiyorsa bunu yapamaz mı? yoksa hepimizi kötü ruhla yaratıp saflığa ulaşabilmemiz için tekrar ve tekrar denememize izin mi veriyor? mutlak sonsuzluk yok mu?

“our lives are not our own. we are bound to others, past and present, and by each crime and every kindness, we birth our future.”

“we have just enough religion to make us hate, but not enough to make us love.”

じゃまたね。