Yazı kategorisi: sinema

cloud atlas – a damn good movie

her ne kadar ufak çaplı bir yazar tıkanması yaşıyorsam da problem değil, ben neysem oyum. her atılan taşta kafam yarılsaydı ben ben olamazdım değil mi? neyse, tece ile film zevklerimiz hiç uyuşmaz ama bana şiddetle izlememi tavsiye edince, kendi hayat felsefesini yansıttığını söyleyince meraklandım ve izlemeye karar verdim. dün akşam işyerinden arkadaşlarımla izlemeye gittik ve ben filmi çok beğendim, iyi ki de gitmişim. bu arada nişantaşı city’s’in sinema salonunu hiç beğenmedim. hiç konforlu değildi. bir marmara forum ya da meydan sineması değil yani. üstelik otoparkı da çok pahalı ve küçücük. bir daha da gitmem 🙂 bir de çevirisi de çok kötüydü, dublajlı halini düşünemiyorum bile. orijinal dilinde izleyin muhakkak.

cloud atlas‘ın yönetmenleri tom tykwer ve wachowski kardeşler. wackhowski kardeşler zaten matrix serisi ve v for vendetta ile rüştünü ispatlamış yönetmenler. tom tykwer’i ise çok sevdiğim bir film olan run lola run’dan biliyorum. imdb’den kontrol ettiğimde ise paris, je t’aime içerisinde en sevdiğim hikaye olan faubourg saint denis’in de yönetmeni olduğunu gördüm ki 1 milyon kere izlediğim bir kısa filmin yönetmenine nasıl dikkat etmemişim şaşırdım. bir de filmde bir bütün olarak bayıldığım sonmi 451 karakterini oynayan doona bae’nin chan wook park’ın sympathy for lady vengeance‘nında da bayıldığım cha yeong mi olduğunu öğrenince daha da şaşırdım. zaten diyordum bu kızı bir yerden gözüm ısırıyor diye. ne yapayım olmuş filmi izleyeli en az 5 sene, benim de yaşlanma hakkım var değil mi 🙂

filmimiz aslında birbiriyle direkt olarak bağlı olmayan 6 farklı hikayeden oluşuyor. ilk hikayemizde 19.yy’da yakalandığına inandığı amansız hastalıktan kurtulmak için çare arayan zengin bir adamın damadının eve dönüş yolunda yaşadığı değişim anlatılıyor. ikinci hikayemizde olay 1930’lu yılların belçika’sında geçiyor. ünlü bir besteci olmak isteyen biseksüel bir erkeğin yaşadığını  duygusal iniş çıkışlar ve sixsmith’e duyduğu büyük aşk anlatılıyor.  sevdiği erkeğe yazdığı mektuplar o kadar samimiydi ki oturduğum koltuk biraz daha rahat olsaydı ağlayabilirdim. üçüncü hikaye 1970’lerin california’sında geçiyor. babası da gazeteci olan bir kadının ortaya çıkmaması için çaba sarfedilen bir olayı aydınlatmaya çalışması üzerine. dördüncü hikaye günümüz ingiltere’sinde geçiyor. başarısız bir yayımcının bir gangsterin hayat hikayesini yayımlaması ve bunun devamında gelişen olaylar anlatılıyor. beşinci hikayemiz ve benim en sevdiğim ise neo seoul’de geçiyor. insanların gelişmişlik seviyeleri artmıştır, safkan ve köleler diye sınıflandırılmıştır. köleler birer klondur ve safkanlar ne isterse yapmak ve onlara hizmet vermek ile yükümlüdürler. içlerinden bir tanesinin bir devrimcinin etkisiyle uyanış yaşaması safkanlar için tehdit oluşturmaktadır. son hikayemiz ise uzak gelecekte geçiyor. dünyada büyük bir yıkım yaşanmıştır ve insanlar ilkel yaşamlarına geri dönmüştür. içerisinde yaşadıkları adayı gelişmiş bir medeniyetin üyeleri ziyaret eder.

ben bir kişinin bile dünyayı değiştirebileceğine ve daha güzel bir yer yapabileceğine inanıyorum. belki de bu yüzden bu filmden çok etkilendim. sonuçta içimizdeki iyiliği de kötülüğü de koyan aynı tanrı değil mi? eğer benim iyi bir insan olmamı ya da dünyanın güzel bir yer olmasını istiyorsa bunu yapamaz mı? yoksa hepimizi kötü ruhla yaratıp saflığa ulaşabilmemiz için tekrar ve tekrar denememize izin mi veriyor? mutlak sonsuzluk yok mu?

“our lives are not our own. we are bound to others, past and present, and by each crime and every kindness, we birth our future.”

“we have just enough religion to make us hate, but not enough to make us love.”

じゃまたね。

Reklamlar

cloud atlas – a damn good movie” için 3 yorum

  1. Fatma-san,

    Ben de Perşembe günü (öğrenci başka ne zaman gider zaten) gittim ve hayran kaldım bu filme. Gittiğimiz 7 kişiden beğenen 3 kişi arasındaydım. Hikaye biraz karışık ama çok etkileyiciydi bence de. Lakin yazının sonlarında kronolojiyi bozmuşsun, dikkatimi çekti de uyarayım dedim. New (?) Seul kronolojide 5. sırada. Oradaki ayaklanmanın temsilcisi olan Sonmi yok olmaya yakın Dünya’da yeni tanrıça olmuştu hatırlarsan. Filmin sonu da o zamanda bitiyor zaten. 🙂

    Rey ailesinde bulunan doğum lekesinin anlamını ve 6. hikayede neden olmadığını açıklasalardı keşke… Her hikayeden çıkarılacak çok güzel dersler vardı ama ben genel olarak şunu anladım filmden: Bir kapı kapanır, öteki açılır. 🙂

    1. ay yiğitsan, kronolojik yazmadım öyle yazsam daha mı iyiydi? hemen düzelteyim 🙂 yeni seul diye çevirmişler ama neo seoul yazısını ekranda gördüğüme yemin edebilirim. bir daha izleyeyim de yanlışsa düzeltirim. doğum lekesi reenkarnasyonu temsil ediyordu bence ve son hikayede halle berry de vardı. açıkçası ben bir daha seyredeceğim, o zaman soru işareti kalmaz. yani sonuçta her şey yayımcının yazdığı bir hikaye de olabilir, filmin başında daktilonun başında oturuyordu, sonunda daktilonun başından kalkıyordu.

      1. Orası hariç kronolojik gidiyordu, ben de öyle yazıyorsun sandım, o yüzden. ^^’ Son hikayedekini kaçırmışım ben ya, hangi sahnede gösterdiler acep? Şu, kolundaki yaraları bir aletle iyileştiriyordu, orda mı görünmüştü acep?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s