Yazı kategorisi: k-drama

dal ja’s spring – where is my spring?

daljagüney kore erkekleri içerisinde gördüğüm en yakışıklı erkek olan lee min ki ile tanışmama vesile olan dal ja’s spring 2007 yılı yapımı. oh dal ja (chae rim) 33 yaşında, bekar, kendini işine adamış güzelce bir kadındır. aynı şirkette çalıştığı shin sae do (gong hyung woo)’ya platonik olarak aşıktır ve onu yemeğe davet etmesi yıllarını almıştır. yemek davetinden sonra çıkmaya başlarlar ama shin sae do’ya göre işler pek yolunda gitmemektedir. yine aynı şirkette çalışan wee seon joo (lee hye young) ile görüşmeye başlar. kızımız bunların ikisini bir otelde basınca gururundan jigolo kang tae bong (lee min ki)’dan sevgilisi rolünü yapmasını ister. manyak eşinden boşanmak üzere olan uhm gi joong (lee hyun woo)’un da katılmasıyla olaylar karmakarışık bir hal alır ve dal ja yaşamak istediği hayatla ilgili seçimler yapmak zorunda kalır.

lee min ki’nin hatırı için söylemiyorum, izlediğim en güzel dizilerden biriydi. buram buram melodram akan dizilerden gına geldiğinden mütevellit eğlenceli ve gerçekçi bir dizi izleyince kendimi mutlu hissettim. esas kızımızın düştüğü durumlara benzer durumlara zaman zaman ben de düştüğüm için sanırım çok da içselleştirdim. kızın verdiği her karar doğruydu bana göre, biraz kendine güveni eksikti bundan kaynaklanan hataları da vardı elbet ama o kadar kusur kadı kızında da olur. ama yine de 33 yaşına gelmiş, yalnız yaşayan ve bu kadar güzel bir kızın şimdiye kadar hiç sevgilisinin olmaması biraz abartı geldi bana. tamam başarılı ilişkiler yürütememiş olabilir ama “0” sevgili, yooo yooo yooo dostum… üstüne üstelik kang tae bong ve dal ja güzel bir gece geçiriyorlar, kız da ilk defa bir erkekle güzel bir gece geçiriyor ve ertesi gün arkadaşına havai fişeklerden bahsediyor. ben buna ancak gülerim 🙂 bir de kızın estetiğini kim yaptıysa burnunu biraz fazla kaldırmış sanırım sürekli sümükleri gözüküyordu. ya setten kimse de mi söylemiyor “bir burnunu temizle de gel!” diye, çok ilginç.

dizinin senaryosu çok güzeldi ve konular çok eğlenceli işlenmişti. dizi içerisinde gittiğimiz hayal alemlerinde titanic olsun, kill bill olsun, bodyguard olsun, goong olsun, olsun da olsun bir sürü klişeye gönderme vardı. benim en beğendiklerim 2046 ve romeo-juliet göndermeleriydi. 2046 göndermesinde çocuk kapının kulbunu tutarken elleri nasıl titriyordu ahaha aklıma geldikçe gülüyorum. bir de öküz ama iyi kalpli karakterimiz uhm gi joong’un kadınlar anlamak için şeker kız candy mangası okumasına ve verdiği tepkilere çok güldüm. adam “neden anthony hikayenin ortasında öldü” diyerek depresyona bile girdi. hatta bir sahnede kızı etkilemek için dal ja’ya terry sarılışı bile yaptı ama yemezler valla kız arkasına akmadan kaçtı. ama kang tae bong’un dal ja’ya yataktaki sarılışı 100 üzerinden 1000 puan.

じゃまたね。

 

Yazı kategorisi: sinema

django unchained – tarantino, bildiğin tarantino…

djangodün akşam canberk’le animeler hakkında dipsiz bir kuyuya dalmışken biraz sonra gülşah’la birlikte tarantino’nun son filmini izleyeceğini söyledi. ehh ben de rüştünü ispat etmemiş filmleri seyretmeyi ya da kitapları okumayı vakit kaybı olarak gören bir çakma entelektüel olarak tarantino sevmeyen akademinin tarantino’yu aday yapmasından etkilenerek bir ara filmi seyretmeye karar verdim. tayland’tan alacağım pırlanta yüzüğü seçmek için kemal gelince “tarantino’nun son filmini izleyelim mi?” deme gafletinde bulundum. gaflet diyorum çünkü bilseydim daha hazırlıklı başlardım filmi seyretmeye. gerildikçe kendimizi yemeğe vuracağımız patlamış mısırımız bile yoktu. biz de ceviz, fındık, kahve ve elma ile idare ediverdik 😛 saçmalıyorum şu anda biliyorum ama biraz kafamı dağıtmam lazım, hala filmin etkisindeyim çünkü 🙂

filmlerinin çoğunu seyretmiş ve beğenmiş olsam da tarantino hayranlığım yok açıkçası. işini yaparken severek yapan ve eğlenen birisi. herkesin kendini bir şekilde ifade etme tarzı vardır, bu adam da böyle ifade ediyor, abartmanın da lüzumu yok bence. tarantino bu filmde açıkça ırkçılığı ve köleliği eleştirerek büyük bir aşk filmi çekmiş. bol kanlı, bol kopan kol-bacaklı, kendi içerisinde tutarlı-sarkastik dialoglu (klu klux klan’cıların at üzerindeki muhabbetleri gibi) ve tabii ki olmazsa olmaz muhteşem müzikleri ile bu film tam bir tarantino, bildiğin tarantino… filmi izlerken düşündüğüm şey ise insanların geçmişleriyle barışık olması gerektiği gibi, ülkelerin de tarihleriyle barışık olması gerektiğiydi. gelebilecek her türlü tepkiye rağmen bir ülkenin tarihine leke süren bir dönemi gündeme getirebilmek ve bunu kabul edip yaşayabilmek güzel bir şey bence. içinde yaşadığım toprakların en büyük sorununun bu olduğunu düşünüyorum çünkü. hatalarımızla yüzleşip onları kabul edip düzeltmeye çalışmak yerine ya halının altına süpürüyoruz, ya olmamış gibi yapıyoruz ya da “oldu!” diyenlere “sus!” diyerek hatayı hatayla kapatmaya çalışıyoruz. ne yazıkki tarih kazananların tarihi, ama bu kazananların haklı olduğu anlamına gelmiyor.

filmimizdeki olaylar kuzey-güney savaşı başlamadan önceki dönemde geçiyor. django (jamie foxx) bir köledir ve dr.king schultz (christoph waltz) isimli alman bir kelle avcısı tarafından satın alınır. dr. schultz’un amacı aradığı 3 kişiyi bulmasında django’nun yardım etmesidir. bu yardımı sonucunda ona özgürlüğünü verecektir. bunu kabul eden django ile beraber bir yandan kelle avcılığı yaparken ve bir yandan da django’nun köle olarak satılan karısını calvin candie (leonardo dicaprio)’den geri almaya çalışırlar. ve olaylar gelişir.

film boyunca hiç kötü oyunculuk görmesem de yine de sümüklü jack’ten psikopat calvin candie’ye doğru uzun ve başarılı bir oyunculuk sergileyen leonardo dicaprio’yu çok beğendiğimi belirtmek isterim. yine çok geç keşfettiğim christoph waltz da ırkçılığa karşı alman kelle avcısı rolünde harika iş çıkarmış. ağzına iki tane tokat atmak istediğimiz kahya stephen rolündeki samuel l. jackson’a ise jüri özel ödülünü veriyorum.

じゃまたね。

Yazı kategorisi: sinema

rurouni kenshin, hitokiri battousai – 初恋

battousai

daha önce kenshin‘in filmini çekildiğinden bahsetmiştim. en sonunda sub’landı da geçen hafta seyredebildim. mükemmel oyunculuklar, ağzımı açık bırakan dövüş sahneleri göremesem de genel olarak beni tatmin etti. hatta kenshin’i ne kadar özlediğimi fark edince animesinden de 5-6 bölüm izledim. oro oro 🙂 bu arada kenshin’i oynayan sato takeru için bir şey demiyorum ama kaoru’yu oynayan takei emi yerine daha güzel bir kız bulabilirlerdi, pek olmamış.

140 yıl kadar önce edo çağı bitmiş meiji restorasyonu ile yeni bir dönem başlayalı 10 yıl olmuştur. bu dönemde önemli rol oynayan kenshin gezgin olarak o şehirden bu şehire dolanmakta, yerleşik bir düzen kurmamakta, sakabato (ters yüzlü kılıç)’su ile tövbekar olarak hayatını idame ettirmektedir. insanları korumak için dojosunda eğitim veren kaoru ile tanışınca bir süre onunla kalmaya karar verir. bu sırada kötü insanlar uyuşturucu kaçakçılığı ve satışı ile paraya para dememektedirler. kenshin’in peşindeki düşmanları da bu kötü adamlarla işbirliği yapmaktadır ve olaylar gelişir.

じゃまたね。

 

Yazı kategorisi: sinema

the hobbit: an unexpected journey

hobbit

zeynep’in hazırlık sınıfında olması, içerisine girdiği yeni ortam ve bitmek bilmeyen sınavları yüzünden pek görüşemiyorduk. günler öncesinden sınavlarının bittiği hafta sinemaya gitmek için sözleşmiştik. aynı zamanda marmara forum’da yeni açılan green duck’ta da yemek yiyecektik. her ne kadar filme yetişmek için ucu ucuna yemeğimizi bitirsek de çok beğendik. bir dahaki sefere yine burada yeriz sanırım. fiyatları hem ekonomik hem de lezzetliydi 🙂 neyse, filme 3d ve türkçe altyazılı gittik. zeynep konuya çok hakim değildi, ben biraz anlattım tabii ama yaz tatilinde ona hediye olarak kitaplarını alacağım, süpriz 🙂 zeynep çok beğendi, ben de çok beğendim. ağzı açık bıraktıran görselliği, başarılı oyunculukları, sürükleyici hikaye anlatımı ile muazzam bir film.

the hobbit: an unexpected journey tolkien’in kitabının uyarlaması. yönetmeni yine tolkien’in yüzüklerin efendisi kitabının uyarlamasını yöneten peter jackson. dolayısıyla orta dünya’ya hakim bir yönetmen var karşımızda. üçlemeye dönüşecek bu serinin ilk filminde bilbo baggins shire’da kendi çapında mutlu mesut bir hayat sürerken bir gün gandalf tarafından ziyaret edilir ve emrivaki bir şekilde thorin liderliğindeki 13 cücenin toplantısına ev sahipliği yapmak zorunda kalır. cücelerin toplanmasının sebebi ejderha smaug tarafından zapedilen evlerini geri almaktır ve bunun için bilbo baggins’in yardımına ihtiyaç duymaktadırlar. onu da yanlarına alarak orta dünya’da maceradan maceraya koşmaya başlarlar. bu maceralar sırasında meşhur yüzüğün bilbo baggins’in eline nasıl geçtiğini de öğreniriz.

じゃまたね。